30.12.2011

Sevgili Blog! [Evdeki kronik mutsuzluk (-ğ-um ) ]

Sevgili Blog,
Hayat su gibi akıp geçiyor. Su gibi kısmı var ya işte ben ondan nefret ediyorum çünkü babam günde beş posta ders çalışmam için bunu bana yeterince hatırlatıyor! Kaç gündür ne yazayım diye düşünüp duruyorum. Bazen yazacağım konulara yetişemezken bazen de böyle bloke olabiliyorum. Bunu yaşayanlarınız var mı bilemiyorum. Belki de ben buraya yazacaklarımı çok önemsiyorum bundan kaynaklanıyor olabilir.

Sıkılıyorum blog!
 Valla billa bu evde çok sıkılıyorum. Herkes çok konuşuyor ve boş konuşuyor. Bunalıyorum... Beynimi kemirdiklerini hissediyorum. Babamın kırkını geçince huyu değişti. Adam her şeye karışıyor. Örnek vereyim mi? Mesela çöpleri buraya at diyor, yemeği günlük yap diyor, burayı düzelt diyor, arayıp bazen dışarı çık bugün istersen diyor, hava güzel kombiyi kapat diyor, artan yemeği bir kaba doldurup dolaba koy diyor. Daha neler neler... Her şeyi ama her şeyi söyleme gereksinimi duyuyor hayır işin tuhafı ben bir başağım duymayan kalmadı bunu başaklar her işi söylenmeden zaten mükemmel yapar. Bana demese de o işler yapılır. Bardağına su dolduruyorum tam ağzına kadar geliyor bana yeter kızım tamam diyor. Ya hu zaten başka şansım mı var doldu bardak tabi ki daha fazla doldurmıcam! Bir örnek daha vereyim dışarı çıktım ama karanlığa kaldım diyelim babam arıyor neden geç kaldığımı açıklıyorum ve otobüste olduğumu belirtiyorum, bana bunu belirttiğim halde "çabuk gel" diyor. Otobüsü ben kullanıyorum sanki. Bu söze deliriyorum. Saçma değil mi? Çabuk nasıl gelebilirim? Hemde bunu her seferinde yine aynı şekilde  söylüyor...

Yalnızım blog,
Valla billa bu saçmalıkların içinde ben çok yalnızım. Hiç halden anlayan yok. Alıngan ve konuşmayı seven bir annem var üstüne böyle acayip bir babam var. Uzlaşmakta öylesine zorlanıyorum ki. Onları idare etmek çok zor. Anne babalar çocuklarını anlamak için yol, yöntem ararken bizim evde olaylar tersine işliyor. Ben yol, yöntem arıyorum bunlar nasıl aşılır ya da bu rutin kalıplaşmış cümlelere nasıl sabır gösterilir diye... Sonra bana evde asık suratlı ve asabi diyorlar. Bütün gerilimi ben yükleniyorum evde. Her şeye koşturmaya çalışıyorum, hepsini idare etmeye çalışıyorum...

Ahh! Blog,
Alıp başımı nerelere gideyim bilmiyorum. Bildiğim tek şey artık sabır gösteremiyorum. Bunlar kulağa sıradan ve önemsiz gelebilir aslında bu kadar pimpirikli, detaycı, her şeyi söyleme ve hatırlatma gereği duymaları belki de dert edilecek beni buhranlara sokacak bir husus değildir. Ama ne var ki her gün damlayan su mermeri nasıl eritebiliyorsa bu söylediklerimin de her günümde yer alması benim sabrımı öylece eritiyor. Eşek değilim ben; kavgada ettim, konuştum da ama değişmiyor...

Değişmiyor...
Çok sıkılıyorum blog.
Ama bu hiç bir şeyi değiştirmiyor...

Sevgiler,
Fondaki inilti tık tık...
Yazan: Amak-ı Hayal...

25.12.2011

Tırnak İzi (mektuplarım 3)

Çok güzel yazmışsın ya... Çok değerli, hoş.Bu mailini çok sevdim. Demek sende benden izler var. Ki bu muhtemel çünkü senden de bende izler var (olmalı da) Öyle şeyler yaşanıyor ki geriye dönüp baktığımda belkide seninle paylaştığım konuştuğum yaşadığım herşey bizim için çok masumdu, safçaydı. Ben seni hep güzel hatırlıyorum. En önemliside değer veriyorum... Yazın etkiledi beni bu kadar güzel anlatılamazdı... Tırnak izi gerçek mi anlayamadım nasıl iz nerde bana bunu açıklar mısın:)
...
Teşekkür ederim güzel sözlerin için.

Yazan: Amak-ı Hayal

______________________________________

Evet...Tırnak izi çok gerçek...Çok sahici...Kalbimin gizli odalarından taa çıkış kapısına kadar kolidor boyunca olan muntazam bir iz. Gözle görülebilir mi dışarıdan bilemem ama kalp gözü ile görülebileceği kesin... Evet ben de bazen senin gibi düşünüyorum. Gerçekten biz çok masumduk. Çocuklar gibiydik. Aramıza hiç şeytan girmedi. Belki de melekler bile koruyordu o anlarda... Dönüp baktığımda kötüye dair hiçbirşey hatırlamıyorum. Yahu biz seninle hiç küsmedik ve tartışmadık adam akıllı. Bu saygı ne erdem...ne erdem... İnanılmaz birşey...Bunu korumuşuz hep aramızda...

Yazın çok güzel...Çocukluk arkadaşın olmak ve arka mahallede seninle yıldızların kaymasını, ve de dilek tutmayı isterdim...
Bana şeker derdin....Hatırlar mısın....şeker... O şekerin(soyut) tadı da aklımda...Unutur muyum hiç.....
Yazan: H.A

________________________________________

Biz hiç tartışmadık çünkü hiç birbirimizi o kadar bilemedik. Konuşamadık kendimiz gibi... Sen çok ağır başlıydın sana ayak uydurmak bazen öyle zordu ki.. Anlamak da zordu seni, belki senin içinde ben öyleydim. Yapı itibariyle anlaşmak istediğim insanları anlamak için çokkk çok çaba sarfederim ama ne kadar uğraştıysam senin duvarlarını aşamadım. Ben seni hiç anlayamadım hasan. Bu çok üzücü biliyor musun? Kendi adıma... Anlayamadığım için güvenemedim ben sana ve güvenemediğimden hep eksikti bir şeyler... O sınava girmeye sanırım bir hafta kala görmüştüm en son seni (bu hislerle daha ayrılmamışken) O günden sonra dershane yoktu ve ben yarın görüşecekmişsiz gibi başarılar dileyip çektim gittim o yoldan. Belki sana yaptığım en büyük yanlış oydu. Haksızlıktı bu. Çok soğukçaydı. Ben sana hiç sarılmadım hasan. Nasıl bir bağ vardıysa hem seviyordum hemde hiç sarılmamıştım. İzmirden döndüğümde seninle görüşebilme ihtimalim olsaydı istediğim tek şey sana sarılmaktı...
Eksik kaldı...

Şimdi ise hiçbir anlamı kalmayan üzücü bir hatıra...

Bende sana yanlış davrandım senin yanlışların benim yanlışlarımı tetikledi ve ben sana güvenemezken aslında sende bana benim yüzümden güvenemedin... Eğer bizim için kaderde bir ihtimal olsaydı bu düğümün çözüm noktası ya senin ya da benim gözüme muhakak ilişirdi ama ilişmedi... Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Her ne olursa olsun yine söylüyorum her zaman değerli ve önemli olacaksın. Biz seninle ne küsecek ne de tartışacak kadar bir şey hiç yaşamadık...
Yaşasaydık o zaman görürdün tırnak nasıl çıkarılıyor:):)

Nasıl bir cadıya dönüşüyorum:):)

Üzmek, taş atmak ya da bir amaç güderek yazmadım biliyorsun beni...
Sakın art niyet arama olur mu...

Hatırladım şeker sözünü şimdilerde hiç ama hiç kullanmadığım o kelimeyi:)
O da o güzel çocuksu günlerin bir parçası...

Sevgiler...


Yazan: Amak-ı Hayal

Ve vişnenin dediği gibi hiç şarkısız olur mu dostum bu da şarkımız olsun :)

23.12.2011

Yaşıyor musun? (Mektuplarım 2)

Yaşıyorum...
Havalar kötü bu aralar gündüz vakti lambayı açıyorum bu beni çok rahatsız ediyor.
Kasvetli havaları hiç sevmem, birşey yapasımda gelmez.
Durduk yere mutsuz olurum bu sanırım bir çok kişide olan birşey

Öyle işte...

Açtım yazılarıma baktım sen nasılsın deyince.
Ama benim şu anımı anlatan bir yazı henüz yazmamışım şansına küs..

Dün bütün gün film izledim ondan önceki günde bütün gün kitap okudum.
Ayarsızım anlayacağın, dengemi bulana kadar böyle gider...

Onca zamandan sonra hala aklına gelebilen biri olmak şuan beni düşündürdü.
Bu iyi bir şey midir acaba...
Ya da sen gerinde kalan herkesi bu kadar hatırlar mısın?
....
Yazan: Amak-ı Hayal

___________________________________

Sisli, puslu havalar beni de rahatsız eder. İnsanın hüznü gibi o da hüzünlü olur nedense. Beni de aynı şekilde bunaltır. Buralarda da havalar ne zamandır öyle... Yazdıklarını benimle paylaşabilirsin bu beni çok sevindirir.

Ardımda kalanları hatırlamam noktasına gelince, Hayır her ardımda kalanı hatırlamam, istesem de hatırlayamam. Ama bende sana ait izler var yüreğimde. Tırnakların var mesela. Ama tatlı bir iz. Seni asla unutturmayacak bir iz o. Bunu görmen lazım. Evet çook çook zaman geçmesine rağmen unutamam. Bunu istesem de yapamam-ki unutmayı hiç istemedim seni- bilerek de hatırlamıyorum üstelik. Kendiliğinden gelen ve seni daima bende var kılan bir maden var içimde. Sanırım ben onu duyumsuyorum. Hissediyorum. Yaşadığını bilmek güzel sakın ölme emi...Yaşadığını bilmek var oluşunun merkezinde arzı kürede aynı çatı altında yaşamak yaşamın...Güzel...Gerçekten güzel...Huzurlu oluyorum en azından.

Biliyor musun iyi ki varsın !!! şeker...

Yazan: H.A
___________________________


Benim onda kalan izlerim onun için ne kadar kıymetliyse bende ki o' da o kadar kıymetli...
Bir tırnak izinden bahsetmiş hiç hatırlamadığım. Değişik bir itiraf ama her nedense mutlu oldum onunda bende bir hatırası var. Asla unutmayacağım o harika ses rengi. Hayatımda duyduğum duyacağım en iyi ses tonu... Ama o bunu belkide hiç bilmeyecek...

20.12.2011

Kimim Ben?


Sıkıldıkça kendini dışarı atan. Huysuzluğu tuttuğunda kimsenin tahammül edemeyeceği biri!
Sempatik, sosyalitesi gelgitli, ne olduğunu bilen ama detaycı olduğu için kendi dedikleri içinde bile kaybolup giden bir şahsiyet.
Hayali bol, yalanı az, iş konusunda talihli ama istediklerini hala bulamayan...
Eşarplara fazlaca ilgi duyan, aksesuarlara bayılan ama kokoş olmayan...
Konuşmayı seven ama boş konuşana tahammül edemeyen...
Açık sözlü olmayı seven, haksızlığa asla tahammül edemeyen...
Pazarlama eğitimi alan ama yalanla arası iyi olmayan bu yüzden satış ile pazarlama arası bin tane sorusu olan...
Tırnaklarını uzatmayı seven, makyajı esirgemeyen, yeşile tutkun, siyahı makbul gören...
Tv ile arası olmasa da Öyle bir geçer zaman ki, Fatmagülün suçu ne? ve Adını feriha koydum dizisini takip eden...
Tesettürü seven, moda ile ilgilenen ama her zaman yakışanın giyinilmesini öneren...
Cümlelerini esirgemeyen, arkadan söylenecek ne varsa yüzüne söylemeyi tercih eden...
Yeri gelip beş parasız sefil tayfasından biri olan parasını idame ettirmeyi zaman zaman beceremeyen...
Gülmeyi zor öğrenen hatta yakışmadığı düşüncesini senelerce üstünden atamayan...
Yapıcı olmaya çalışan ve bildiğini asla esirgemeyen...
Yardımı seven ama kullanılmayı sevmeyen...
Devrik cümleleri sevmeyen ama hep kullanan ve üç noktaları istisnasız ekleyen...
Zamanı hep planlı kullanmaya heves eden ama bir türlü programlı yaşamayı beceremeyen...
Yemekle arası iyi olan fakat bir türlü 45 kg'dan yukarı çıkamayan...
Detaycı olduğu için kimi burçlara sıkıcı gelen, hatta dayanılmaz bir insan portresi çizen...
Kimsenin önemsemeyeceği şeylere takılan bu yüzden çoğu zaman mutsuz olan...
İyiliği seven, içinde haset bulunmayan ve maalesef kolay affeden...
Rimelden, çikolatadan ve telefonundan asla vazgeçemeyen...
Hediye seven ama sürprizleri pek sevmeyen...
Habersiz misafirden haz etmeyen...
Yemek yapmayı seven ama hamur işinde sınıfta kalan...

Öyle sıradan biri işte...

"Sanki biri burayı okuyacakmış gibi oturdum bir ton şey yazdım! Akıl işte" :P

Yazan/ Çizen: Amak-ı Hayal (Hayal Derinliği)

15.12.2011

Beni Düşünme! Su Akıyor Yatağını Buluyor...

Gecenin yarısında deli gibi çalıyor telefonum... Her zamanki gibi yastığımın altında açılmaya öylesine hazır... Tanımıyorum numarayı, uyku sersemi fark etmiyorum neyin habercisi olduğunu. Efendim diyorum ses yok... Alo diyorum cevap yok... Biliyorum sensin. Başka hiç kimse bu saatte bana sessizliğin içinde sesimi duyurmaz. Başka kimse sen olduğunu bu kadar anlamsız bir durumda  ifade etmez.. Konuşamıyorsun yine. Açıyorsun ne kadar üzüldüğümü biliyorsun ama konuşmuyorsun... Konuşamıyorsun... Bir adım atmaya öylesine cesaretsiz. Öylesine mahcup ve çaresiz... Üzüldüğünü ifade eden mesajlar atıyorsun sadece iki karakterden oluşan... Her şeyi öylesine çabuk anlatıyorsun ki. Ya da ben sessizliğinden ne kadar çok anlam çıkarıyorsam o mesajlardan da tek kelimede bütün acılarını görüyorum... Görmek iyi gelmiyor, kendini hatırlatman da... Sesini duyamamakta iyi gelmiyor, sesimi duyman da... Acı çektiğini hissetmekte iyi gelmiyor, yarınlarda olamayışın da...

İçimdeki fırtına kör kurşunla diner mi
Kavgalar kansız biter mi
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi...


Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur...

Müziğin sesine kulak verin onu kapatmak haksızlık olur...

Yazan: Amak- Hayal (Hayal Derinliği)

13.12.2011

Sıkma Canını Ben Seni Çoktan Affettim

Sıkma canını ben seni çoktan affettim...

Bende hep iyi kal, güzel kal diye; aldatışlarını, yalanlarını, masumiyete dayatılmış o acı veren her halini affettim. Geriye baktığımda, güzelleri seçicem senin adına, söz veriyorum... Şayet böyle yapmazsam senden sonraki hiç kimseye güvenemicem, belki şüpheyle ilerleyecek yarınlar biliyorum. Dönüp adını anmaya kalktığımda lanet edicem varlığına, haklıyım ya, bedduada edicem muhakkak! Kızıcam kendime uzun uzun. Hataydı diyeceğim. Hataydın sen demek kalbimi kıracak. Yanlışları sevmiş olmak güzel hatıralarımızı anlamsızlaştıracak...

Sen bu içsel hesaplaşmanın uzağında olacaksın ama benim canım daha dün berabermişizcesine acıyacak...

Affettim seni...

Öyle zorlandım ki anlatamam. Ruhumdaki isyanları bastırmam çok zaman aldı. Kal diyecek kadar 'ar' bırakmadın ya bana... Git! Derken nötrleşti duygular. Uzun acıların, çaresizliklerin ardından hissizlik kapladı. Geçmiş ve gelecek bütün senli acıların biletini çoktan ödemişim ben... Hem çok canım yandı hemde hiç acı hissetmediğim tuhaf bir hal bıraktın bende. Öyle tarifsiz, öyle çelişkiliyim ki... Kızdığım tüm zamanları bastırdım içimde. Duygusuzlaştığımda da sensiz hayaller inşa etmeye çalıştım. Dönüp bakıyorum senli zamanlara da, ben aslında çok şey aştım...
-Senin için herşey yaparım demiştin!
-Yokluğunda bende seninle birlikte yok olurum demiştim...

Boyumuzdan büyük cümlelerin içinde yok olup gittik. Tutsaydık bir ucundan, serseydik hayatımızı çarşaf gibi boylu boyunca: Senden yana kırk delik benden yana kırk yama... Hep verip hiç alamamanın fedakarlık boyutunda ne eksilirdik ne de çoğalırdık...

Öyle işte...

Affettim seni...

Tüm cümleleri hafızamdan silip, tüm duyguları etmek istediğim beddualara kalkan edip, affettim seni... Dilerim affedilmşliğin ağırlığını hep içinde taşır, başka hiçbir iyi yürekli insanı hatalarınla zayi etmezsin...

Yaşamımın içinde koca bir sırdır seni tanımak...
Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinliği)

11.12.2011

Hangisi 'En' Kötü Bilemedim...

Hangisi kötü artık bilemiyorum...
Birden fazla kötü oluyor böyle durumlarda ve herbiri ayrı kötülüklere doğru çekiştiriyor seni..
Hangisine üzüleceğini bilememezlik içerisinde kaybediyorsun O'nu...
Her tarafından aynı anda vurulmuşcasına şaşkın ve acılı bakıyorsun etrafına...
Herşey anlamını yitiriyor ve herşey birden bire anlamlı olmaya başlıyor...
Yürüdüğün kaldırımlar bile...

Her seferinde daha çok kötü denecek his oluşuyor...
Her kötü his bir diğerini daha çok tetikliyor...
İçinden dökülenlerle, dışından da parça parça olarak azalıyorsun etrafta.
Sen azaldıkça içinde çoğalan bir duyguyla başka bir dipsizliğe adım atıyorsun.
Gölgeler biriktiriyorsun içindeki rüzgarlı sahralarda.
Ve her geçmişe yüzü dönmüş hayallere cılız bir ot gibi bakakalıyorsun...
Dirayetsiz, ayakta ama son kozunu güçlüce oynayan yalancı bir ot gibi..

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinliği)

Bu da şarkımız olsun

Diğerleri için (Son Satırın İlk Dizesi)

10.12.2011

Cürmü Meşhut (Vaktiyle yazılmışların tozlanmış sayfalarından)


Hayal derinlikleri dedim yaşadığım her şeyin adına.Benim için her şey olan bir şeyin,sadece kurduğum bir hayal dünyası olduğunu fark ettiğim anda... Sabır dedikleri meretin ne can acıtan zebani olduğunu iyi bilirim. Günlerce, aylarca, yaşadım bunu. Her kısır döngüyü içimde gittikçe ağırlaşan, ağırlaştıkça taşlaşan katı bir külfet gibi taşımaya başladım. Yaşlandım hayatımın o toz pembe denilecek zamanında...Yoruldum dirayetsiz kaldım...

          ***                                          ***

Uzak bir şehre gidiyorum. Gittiğim her yere senide içimde, yüreğimde, tenimde, özümde götüreceğim biliyorum. Senden hiç kurtulamayacağım. Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum... Zaman gittikçe ağırdan alıyor kendini.Yollar gittikçe uzaklaşıyor bedeninden.İçimde bir çocuk şefkatiyle büyüttüğüm sevgili! Seni kaybetmekten çok ama çok korkuyordum.Hala da korkuyorum...

YALAN!!!

Umudun bileğini kıran, sevginin şefkatini yoran, zamana sabrı katık yapmayı zorlaştıran o zalim düzenek. Masumiyetin damarına enjekte edilmiş sinsi zehir. Ne zaman senin dolambaçlı sokaklarına girip ter içinde kaldıysam işte o zaman anladım bana yardım etmeyeceksin... Ben çocuk gibi elimdeki her şeyi seninle paylaşırken sen kim bilir kaç kere o sinsi dünyanda benimle dalga geçmiştin. Hiç mi acımadın heybesinde katıksız sevgisiyle, bir derviş misali sana yaklaşan bu sevgiliye? Ben olsam acırdım. Hem de çokkk... O ki; dünyayı senin için arkasına alıp, son nefesini bile seninle paylaşmaya o kadar hazırdı ki. İtseydin beni keşke sevgili! Yok etseydin! Aldatsaydın beni başkalarıyla, evli olsaydın keşke, ya da azılı bir katil... Cani misin sen sevgili? Baksaydın bir kere yüzüme de deseydin keşke, beni hiç ama hiç sevmediğini.

İlk yazdığım ama hiç izleyicim olmadığı için bir kenarda kalmış bir yazımdır bu... Bugün o duyguların acılarından kurtulmuş olsam da o gün bunu hangi hislerle nasıl kıvranarak yazdığımı bugünmüş gibi maalesef hatırlıyorum...

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinliği)

9.12.2011

Çocuğa Çocuk Teslim Etmek...


Sevgili anne,
Hani hatırlıyor musun ben beş yaşlarında iken  doğan erkek kardeşimi kucağıma alabilmek için nasılda çırpınırdım. Sen bir şey olur diye vermek istemezdin. Bende bir şey olmasın diye zamanla almaktan vazgeçmiştim. Ben ilk okula başladığım dönem o da artık düzenli öğle uykusuna yatan, yarım yamalak konuşan, beşiğinden ayağı kalkan bir gelişim sürecindeydi.Yaz tatili girmişti ve bütün yaz onu öğle uykusuna ben yatırmıştım. Yaz bir çocuk için geç kalkmak, rahat kahvaltı etmek ve dışarıda oynamaktan başka ne ifade edebilirdi ki! Ben kardeşimi sevmek istiyordum ama onun sorumluluğunu periyodik olarak üstüme almak istemiyordum. Zaten olması gerekende bu değildi. Kardeşim çok yaramazdı. Annem her öğle vakti yan komşumuz olan anneanneme gider kardeşimi uyutma görevini de bana verirdi. Yaramaz kardeşimi uyutmak saatlerimi alırdı. Sallanan beşiğinde onu saatlerce sallayıp bildiğim bütün şarkıları söylerdim o uyurdu bende sessizce dışarıya çıkardım nihayetinde... Kimi zaman oyun oynamak için çok geç kalmış olurdum. Bu durumdan zaman zaman hiç hoşlanmazdım. Yine böyle günlerden bir gün annem anneannemde ben ise beşiğin başında kardeşimi sallarken bunun uyumayası tuttu. Ben başladığım işi muhakkak bitirirdim. Sanırım o yüzden bu kadar azmettim uyumak istemediği halde onu uyutmak için. O inat ben inat vakit geçiyor oyun saatimin içine etti bende sinirler tavan. O sinirle beşiği duvarlara çarpa çarpa deli gibi salladım. Annem sesi duyup eve gelmese belki de zarar verirdim. Mama yedirdim olmadı, ninni söyledim olmadı, sevdim olmadı vakitte geçince sabır falan kalmamış bende. Kasten bilerek özellikle kötü davrandım ama zarar vermek değildi amacım. Annem o günden sonra onu uyutmam için hiç bana sorumluluk yüklemedi. Çocuklara bazen çocuk olduğunu unutarak sen abisin sen ablasın diyerek yaşından büyük sorumluluklar yükleriz. O çocuk mu istedi bir kardeşi daha olsun? Hatta bir çok kardeşi olsun! Onların istediği sadece yalnızlığını paylaşıcak evde kendinden küçük bir ferdin olması... Yoksa hangi çocuk ister daha ilkokulu bitmeden abla olduğu için alt değiştirmeyi, mama yedirmeyi, ayağında uyutmayı, ağladığında susturmayı... Abi olduğu için en sevdiği oyuncağından vazgeçmeyi, ilginin en çoğu ona verilirken büyük gibi olgunca davranmaya çalışmayı... Çocuklar bunu istemez ki...

Bazen görüyorum bebek annenin kucağında, bebek çantası çocuğun kolunda gidiyorlar zor bela... Altında ezim ezim eziliyor yavrucak. Dönüp diyorsun ki anne hangi birini taşısın, sonra dönüp çocuğun yerine koyuyorsun kendini o bu kadar yük taşırken kardeşini nasıl sevsin! Tek anne çocuk ilişkisini eleştirmiyorum bazı babalarda varki hayrete sokuyorlar beni. Hala toplumumuzda eşinden yedi metre önde eli boş giden arkasında kucağında çocuk diğerininde elinden tutmuş peşine yetişmeye çalışan hanımlar var... Ne babalık ama! Sonra zaman gelir çocuk büyür ve elini tutmayan baba yürekli bir evlat ister...

Yaşamın zorluğunda ve darlığında şartlar ne olursa olsun annenin işi herkesten zor ve önemlidir. Çocukların küçükken sağlıklı iletişim kurabilmeleri ailenin onları eşit sevmelerinden geçer. Büyük, küçüğün daha çok sevildiğine bir inanırsa  bunun tamiri çok zor olur bu ileriyi de etkiler. Çocuğun paylaşımcı ruhunun geliştirileceği dönemde sorumluluğun geliştirilmeye kalkışılması her zaman ters teper! Bunu çoğu zaman istemeden, farkında olmadan yapar anneler ama sonuç itibariyle bir çok anne muhakkak yapar!

Evin temizliği, çocuğun altı, yedirilecek maması bir çocuğun dert edindiği şeyler arasına giriyorsa orada bir sorun var demektir...

Bu da diğer blogtan (Büyümek(!) ) Tık tık..

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinligi)

4.12.2011

Ve...

Bazıları çok söylettirir.
Ne kadar avuçlamışsan gerçekleri ve ne kadar içindeysen biriktirdiklerinin,
Yarınlarda avcundaki pay kadar olacak.
Hep daha fazlasını sıkıştırmaya çalıştıkça ellerin kanayacak.
Ve alamadıklarına hayıflanırken bildiğini zannettiğin bütün ezberler tek tek bozulacak.

Aldığı kadar vermeyi bilmeyenlerin hissesi kadar yalnızlığın olacak.
Ve sema...
Sema senin gibi birinin üstünü örttüğü için utanç duyacak...
Ve pişmanlıklar...
Çok klişedir ama geç kalınmış pişmanlıklar senin de sonun olacak...
Sende nasibini alacaksın avuçlarına sıkıştırdıkların kadar.
Yetmediğini gördüğünde dönüp bakacaksın gidenlerle kalanlar arasındaki anlamsızlığa.
Biriktirdiğin gerçekler gerçekliğini parsellediğinde,
Sende şaşıracaksın düşen payına...

Ben biliyorum...
Tanıyorum seni...
Ne kadar yaklaşırsan bilmediğin gerçekliklere,
O kadar boğulacaksın tükettiklerinin içinde...

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinlikleri)

Tık tık...

2.12.2011

Çocukluğumun Kedileri...

Günün büyük bir bölümü dışarılarda sürtmekle geçiyordu. Şikâyetçide değildim, hele karanlığa kalmak daha bir keyifliydi nedense. Çingenelere çok yakın oturuyorduk. Rahat insanlara özentim o günlerde başlamıştı sanırım ama hiç onlar gibi olamadım. Hala daha birçok heveslendiğim durum içinde yer alır "rahatlık..." Arka mahalleye geçmem yasaktı önceleri ölürdüm sıkıntıdan. Evimizin hemen karşısı askeriyenin tel örgülerine bakardı. Asker amcaları görürdük nöbet tutarken. Herkes arka mahallede oynarken ben böyle saf salak çocuklarla artık bahtıma kim düşerse onunla oynamaktan bayağı mutsuz, depresif olmaya başlamıştım. Öyle canım sıkılırdı ki gidip nerdeyse nöbet tutan asker amcalarla konuşucam o derece.

Neyse ki çok kalmadık o mahallede Allah yüzüme güldü de arka mahalleye taşındık, bundan sonra kim tutar beni; geceyi sabah edicem bıraksalar. Bu kadar oyun yetmezmiş gibi bulduğum bütün boş zamanlarımda uzunca balkonumuzun altına ve yan komşunun duvarının ötelerinde peyda olmuş kediciklere bakıyordum. Sesimi nerden duysalar akın akın geliyorlardı. Peynir derdine düşmüş aç zavallılar sanki benim için geliyorlarmış gibi bende bir havalar bir havalar. Uzunca bir zaman besledim ben bunları, önceleri kimse anlamasın diye ufak ufak evden arakladığım peynirler zamanla ne eve ne de kedilere yetmemeye başlayınca benim kedi maceram artık evde gündem konusu olmuştu. Önce babam çekti kulaklarımı sen deli misin o kadar peynir kedilere yedirilir mi dedi. O zamanlar kıt kanaat geçiniyoruz babam atölye işletiyor yazın iş var ama kış dedi mi dibine kadar sıkıntı çekiyoruz. Benim algılar açık her şeyi fark ediyorum fark etmediğim tek şey geçinmenin ne denli zor olduğu ve peynirin kilosunun ne kadar olduğu... Bedava ekmek bulmuşçasına dağıttığım peynirlerle kaç aile doyardı bilemiyorum. Babam uyarınca peynir araklama oranında gözle görülür bir azaltma yaptım fakat yine taşımaya devam ediyorum. Besleye besleye hepsi topaç gibi oldu büyüdüler kocaman oldular.
İncik boncuğuna çok düşkün bir çocuktum ben. Öyle böyle değil. Takıp takıştırayım, sürüp sürüştüreyim diye aklım çıkıyor. Teyzem bana afilli bir kolye hediye etmişti bende ne akla hizmet kedinin boynuna geçirdiysem baktım kedi aldı başını gidiyor. Bende bir feryat bir figan! Tuttu teyzem aldı kolyeyi kedinin boynundan çok kızdım ben ama... Nasıl olurda alır kolyemi gidersin diye kediye trip atıyorum. Zaten bir daha da görüşmedik kendileriyle. Nasıl bir öfke duymuşsam kedilerle münasebetim o gün bitti...
İyi ki o günlerde doya doya yaşamışım hayvan sevgisini. Şimdi hiç böyle heveslerimin olmamasını o günlerde gösterdiğim ilgi ve alakaya bağlıyorum... Demek ki iyice sıkılmışım artık, kolyede bahane olmuş. Sonrasında daha değişik yeni keşifler yapmaya başladım ve hiç biri bir diğerini aratmadı…

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinlikleri)

Bu arada favorim iran kedileri bana kimse siyam’ların sempatikliğinden bahsetmesin!

28.11.2011

Hemde Böylesi Bir Çocuk Olabilmişken, Annemin Benimle Derdi Neydi Bilemiyorum...


Birçok çocuktan daha çok vermişimdir dışarıda oynamanın hakkını. Hep yönetirdim gittiğim oyunları. Herkesten daha çok koşar, herkesten daha çok emek harcardım oynadığım kişileri bir arada tutabilmek için. Sayemde uzun sürerdi oynanan oyunlar. En çok ben efor harcamama rağmen en çok ben zevk alırdım o asfalt ziftlerinde oynadığım oyunlardan. Kan ter içinde kalmayı geçtim tuvalete bile gitmemek için direnirdim. Açlık öyle bir bastırırdı ki sırf oyun devam etsin diye yine de eve girip bir şeyler yemezdim. Ömrümde kimsenin camını çerçevesini aşağı indiren haylaz bir velet olmadım (hoş olamam da velet erkek çocuklar için kullanılıyor sanırım Arapçada.) Derslere gelince saf salak kesilen ben, dışarıda oynamak konusunda farklı hünerlere sahiptim. Ama çok usluydum. Eve geç girmek konusu hariç... Verdiğim tek zarar su savaşı için evden aldığım kesme bardağı koridorda kırmak oldu. Ne düşüp üstümü yırtmışımdır ne de bir yerlerimi kırmışımdır. Kışın dışarı tek t-shirtle çıkmaya çalışan sivri zekâlardan da değildim ben. Bu konuda da umuyorum zararım dokunmamıştır aileme. Benim ailemle anlaşamadığım tek husus misafirliklerdi. Misafirlik benim için istemediğin külotlu çorapları sıkı sıkı giyinmek sevmediğim ütülü elbiseleri üstüme geçirmekle başlar akabinde gidinilen yerde put gibi oturma mecburiyetiyle devam ederdi. Daha giysileri giyer giymez sıkıntının zorundan başım ağrımaya, midem bulanmaya başlardı. Gittiğimiz yerdeki yaşıtlarımla çabuk kaynaşır hemen oyun organize etmeye çalışırdım fakat hep engellenirdim. Çocuk dediğin susmalıydı ve bir kenarda öylece oturmalıydı. Oyuncak kavgası yapmamalıydı, yüksek sesle oyun oynamamalıydı hele ortalığı kesinlikle dağıtmamalıydı. Yoksa evde dayak beklerdi en beterinden. Giderken bir ton nasihat dinler varmadan önceki son söz dayak tehdidi ile pekiştirilirdi. Önce tırsar sonrada hemen unuturdum. Öyle ya gittiğim kişinin çocuğu başka bir karakter, başka bir ev, başka oyuncaklar... Dayanamazdım ki hemen başım dönerdi. Annem hep gittiği yerde oturduğu koltuktan hiç kalkmayan çocuklara özenmiştir. Ve hep öyle olmam için çaba sarf etmiştir. Ama maalesef bu hiç olamadı. Olmamalıydı da! Çocuk dediğin oturur mu koltukta öylece... Poğaça börek istemez mi? Bunu sevdim yine var mı demez mi? Oyuncaklarını çıkar oynayalım demez mi? Koşturmaz mı koridorda. Zıplamaz mı hiç koltuk tepelerinde. Ben bunları " yaramazlıktan" saymıyorum. Saymamakla birlikte bunun için yapılan "seninle evde görüşücez" tehdidinden nefret ediyordum/ ediyorum. Seninle evde görüşücezin anlamını iyi biliyordum çünkü daha gitmeden kıvrandırıyor insanı, korku şimşek hızıyla düşüyor tependen. Tutuşuyorsun yeminle... O sözle bütün aldığın zevkin içine ediyor ya annen ya da baban (genelde anne tabii.) Gırtlağında kalıyor yediğin pasta, alttan alttan burnundan soluyan annenin gözlerine denk geliyorsun. Korkuyorsun ama tabii ecele faydası dokunmuyor. Karnın mı ağrısa, ateşin mi çıksa, annenle baban bir şey yüzünden kavga mı etse de sen sıyırsan diye bin tilki dolaşıyor tepende. Bayılsam mı acaba, düşsem mi böle kan revalık hale gelecek şekilde. Bunlar bazen tutuyor bazen de paşa paşa yiyip dayağımı oturuyordum. Bazen beni unutuyordu bazen de 'evde görüşücez'in hakkını oklavayla çıkartıyordu. Tabakta yediklerime de dikkat ederdi. Bence en saçma olanda buydu. Ben tabağımdakini bitirmeyi severdim, zaten misafirlikte hep güzel şeyler ikram ederler beş çayı tadında olur tabağında gelenler. Annem bir tabağın hepsini yemenin aç gözlülük ya da görgüsüzlük olduğunu düşünüyordu sanırım, ki bu yüzden tabağında bir şeyler muhakkak bırakırdı. Bende bu zihniyeti uzunca bir müddet annemden aldıktan sonra bir eğitimde ikramın hepsini tüketmenin daha doğru olduğunu ve yemeyeceğiniz şeyi tabağınıza almamanın daha uygun olduğunu öğrendim. Ben aslında doğru düşünüyormuşum. Ayrıca gittiğiniz yerin durumuna göre tekrar tabağınıza beğendiğiniz yiyecekten istemenin hiç sakıncası olmadığı da belirtilmekteydi.

Diyeceğim o ki; gereksiz şeyler yüzünden bir çocuğun keyfini kaçırmaya hiç gerek yok. Başkalarının malına zarar vermeyen çocuk uslu çocuktur, oynamayı beceren çocuk akıllı çocuktur. Gittiği yerdeki yaşıtlarına kaynaşan çocuk uyumlu çocuktur, annesinin dediklerini beyninde anlamlandırmadığı ve mantıklı bulmadığı için hiçbir zaman yapmayan çocuk NORMAL bir çocuktur... Hiçbir çocuk ebeveynlerinin hayallerini gerçekleştirmek için gelmez dünyaya ve hiçbir insan dönemi çocukluk kadar tatlı ve kaygısız geçmez. Kaygısızlığın keyfini sürenlere azıcık daha toleranslı olun, zaten büyünce hiç birini yapamayacak kadar çok işi ve hiçbirini yapamayacak kadar düşünmesi gereken çok detaylı soruları olacak...

O zaten bir daha hiç çocuk olamayacak....

Yazan: Amak-ı Hayal (Hayal Derinlikleri)

Not: Güya beslediğim sokak kedilerinden derleme bir çocukluk hatıramdan bahsedecektim. Konu buraya nasıl geldi bilemiyorum. Neyse o da bir daha ki sefere artık...

20.11.2011

Evdeki Mutsuzluk...


Oturduğun sofrada tek kelam edenin olmaması ne acı… Ne acıdır olumsuzlukların ve iletişim kopukluklarının ortasında biçare kalmak. Yol, iz bilememek. Nasıl davranman gerektiğini sorgulamak ama hiç bir şey bulamamak…

Bir aylık uzaklıktan sonra geldiğim evimin tadı tuzu hala aynı kıvamda. Hatta gün geçtikçe daha aza doğru yol almakta. Özlememişim hiç bir şeyi. Ruhsuzluk olarak addedilir kimileri için bu duygusuzluk ama ben biliyorum ki bunu ancak ve ancak yaşayan bilir. Yaşan bilir insanın baba evini özlememesi nasıl bir hissizlik(!) Günler geçiyor. Zaman usul usul tükenirken bizim evdeki bütün duyguları da beraberinde götürüyor. Küçükken sır gibi saklıyorsun mutsuzluklarını en yakınlarına bile evindeki yavanlığı anlatmaya çekiniyorsun. Sonraları kalbini acıtan her şey diline düşüveriyor. Tutamıyorsun… Evindeki sessizliğin ya da zamansız kopan kıyametlerin ne anlama geldiğini telaffuz da edemiyorsun… İnsanlar ne sorunu var annenin babanın dediğinde dövüyor babam annemi biliyor musun? Dememi bekliyorlar çoğu zaman ya da babam içki içiyor parasını orda burada harcıyor dememi bekliyorlar sanırım. Bir ailenin mutsuzluğuna delalet edebilecek şeyleri bunlarla sıkıştırmaları ne kötü. Bunların hiç biri bizim evde yok. Bizim evde “sevgi” yok diyorum: Anlamadıklarını belli eden o alık bakışlarıyla manasız bir cümle kurduğumu ilan edercesine bakıyorlar.

Güceniyorum…

Tutamıyorum içime düşen heceleri. Anlatamıyorum ya, daha çok kahroluyorum… Sevgisizlik tarifi zor bir duygu… Ailen seni seviyor ama annen baban birbirini sevmiyorsa hakkıyla seviliyor sayılmazsın (aynı çatı altındaysan) Sen bir etkensin! Ve bir arada kaldıkları, kalmak zorunda oldukları müddetçe de kendini suçlarsın… Bu kaçınılmaz mutsuzluğun bir parçası olmak her zaman yüreğini sızlatır.

Ve gün gelir evlilikten dahi korkarsın…


21.10.2011

Mektuplarım (1)

Ne hayatın cilvesi ne de hayatın güzellikleri umurumda. Hayatta bu sahtekarlıklar, nankörlükler, bu riyakarlıklar olduğu sürece de zaten umurumda olması beklenemez benden. 
Güzellikler varsa bir kaç asır ötesinde ufuklarda, uzaklarda, fersah fersah öte diyarlarda olsa gerek. 

Yazdıklarımı ne kadar okuyacağın şaibeli. Ne kadar samimiyetle okuyacağın da. Belki de okuyup geçeceksindir. Belki de acı çekmekten hoşnut olan bir insan kisvesi yapışacaktır alnıma güzel insan.

Ben seviyorum seninle paylaşmalarımı. Seviyorum seninle olan irtibatlarımı. Seviyorum seninle olan seviyeleri. Düzeni, intizamı, ve de insanlık namına olan kuralları. Bütün hacmiyle seviyorum. biliyorum senle olan o ahenki, ve de biliyorum seninle olan o melodiyi. Seninle güzel bir enstürmandık biz. Detone olmadık hiç, akordumuz da hiç bozulmadı. Ama hayat söylüyordu şarkıyı. Ve de sanırım detone olan oydu. Tüm nefis orkestramıza rağmen ona layığı ile likayatli olamayan seslendiriciydi...Biz değildik. 

Ya pes kaldı, ya da oktavını ayarlayamadı bizim melodimizde o hayat. Olansa biz müzisyenlere oldu. Sen kemandın bense viyola. Ne kadar da uyumluyduk oysaki. Ama sesi kötü bir akor geldi ve bu büyüyü bozdu. 

Şimdi yaylarımız kırık, notamız pespaye, argümanlarımız flu... Kaldık öylece biçare....Ama gel gör ki ne çare...

Ama istemem ikinci yayın / senin / kırık olmasını. İstemem notaları eksik bir şarkı. Ve de istemem kırılganlar senfonisine senin de katılmanı. Sen hep gül. hep tebessüm et. hep iyimserliğini ve güzelliğini koru. Unutma bunlar en çok sana yakışıyor. En çok da içtenliğin. Ve de en çok samimiyetin. Ve de en en çok iyimserliğin....Bunların hepsi sende kalsın. Kimseye de verme. Kucakla ve kollarının arasına al bunlar benim de. Ve daima sende olan varlığını benliğini korusun...

Yok yok yanlış anlama. Sitem değil bu yazdıklarım. Tamamen iyimserliğim ve seni severliğim... Bunu hep böyle düşün olur mu... Sakın kırıcı olma ve kırma. Ve de rahat ol her zaman söylediğim gibi. Ben sana hiçbir dönemde hiçbir şartta hiçbir koşulda kırılamam. Ne yaparsan yap, bir dağa taş bile olsan, bir hava akımında ters rüzgar etkisi olsan da, stabilize yola inat asfalt olsan da , bir güle inat papatya olsan bile, her ne olursan olsan bile ben sana her zaman değer veriyorum. Ve her zaman seviyorum bunu asla ve asla unutma olur mu..

Not : Biliyorum ki bu mailimin çoğu kısmını es geçip yanıtlayacaksındır. ( sitem değil, gönül ister ki es geçme ) Ama olsun. Sen böyle de iyilerin iyisisin. Bunu unutma. Kaşif olarak görürsen bunu evet ben bunu sende keşfettim. 

Selametle.
Yazan: Hasan Akbaş

8.10.2011

Bütün Hayaller Renkli Bir Balonla Başlar...


Bütün hayallerin başlangıdır bir balon. En çok şenliklerde satın alınırdı küçükken, hep şu hayal edilirdi: Amcanın elinden balonların hepsi kaçsa ve gökyüzünde çok uzaklara doğru yol alsa... Tıpkı gökyüzünden kaybolana kadar uzaklaşan uçurtmalar gibi. Nihayetinde bu bir kere bile gerçekleşmemiş olmasına rağmen bunu hala aklımdan geçiririm. O zaman da bununla sınırlı kalmadı balona yüklenen umutlar. Gururla taşıdım hep ve asla renksiz olanını elime almadım. Beyaz saflık, iyilik, güzellik demekmiş hikaye... Rengi olmayan balona balon mu denir. Umutları simgeler, yer yüzündeki heveslerin gökyüzüne bakan tarafıdır o. Belki bu yüzden dikkat ettiyseniz hep en sona beyazlar ve siyahlar kalır. Aldığın en büyük balon en çok mutlu olduğun balondur sebebi ise sadece ayağını yerden kesebilme ihtimalinin umududur. Yaşanacak ne varsa hepsini balonlara yedirerek büyüdük biz. Bir simit bir balona bütün yaşama sevincimizi verdik. Sadece o mu, renkli kilotluçoraplar yeni önlükler bizi herşey mutlu ederdi. Fakat bir yeniliğin mutluluğu ile umutların yeşerdiği araçlar hiçbir zaman aynı kefenin sevinci olmamıştır.Bir oyuncak bebekle bir balonu kıyaslamam bile... Gökyüzüne yükselen herşey yerde kalabilenlerden ayrılır benim için. Çünkü ben en çok gökyüzüne yükselenlerin üstünden hayaller yeşerttim. İlk onlarla araladım hayallerimin kapısını. Ve anladım ki bir balonla kurulan hayaller hayatından ansızın çıkabilir.Herkes gibi... Herşey gibi... Nasıl umut etmenin inceliklerini keşfettiysem yok olabileceklerine de öylece razı oldum ben. Bir balon kadar özgür düşünüp yükseklere gözümü diktiysemde yok olabilme ihtimalimlede hep alçaklarda kalabildim... Hayat gerçektende renkli başlar ve bir balon edasında sevinçle asılırsın iplerine, sonrasında kaybetmek korkusu zuhreyler... Halbuki daha en başında renkliliği kadar renksizliğine de kanaat getirsen anı yaşaman gerektiğini bilirsin. Tadını çıkarır varlığından mutlu olur ve bir gün yok olduğunda o kadar da üzülmezsin...

Ya da en başından beyaz balonu tercih etmelisin. Ya da hiç baloncunun yanına ilişmemelisin. Belkide bunların hiç biri sana göre değildir...

6.10.2011

Belimi Büken Sessiz Ağırlıklar...


Ahh nerelerdesin... Canım, cananım, hayat arkadaşım... Başımı yastığa içim içime sığamadan sevinçle koyacağım sırdaşım, yarenim, en büyük gönül bağım...

Uzunca zamandır bekledim iyleşmeni. Uzaklıkları bekledim, yolların küçülmesini bekledim, güven duydum, hayalinle uyudum, ben seni hiç yalnız bırakmadım sevgilim... Ufacık bir şey di bizim hayalimiz. Sence ufacık olanların bence hayatımın merkezinde bir yeri vardı halbuki. Bayanlar daha çabuk kapılıyor duygu seline. Ömrünün son insanı oluveriyor karşısında gönül bağı kurduğu kimse... Sen hep sevgili olarak kalacaksın, sevgili... Ben biliyorum hiç biri gerçek olmayacak o hayallerin... Ben biliyorum sen hiç güçlü karaktere sahip bir insan olmayacaksın. Ama biliyor musun tek taraflı güçlü olmak işe yaramıyor. Tek taraflı mücadele işe yaramıyor...Tek taraflı sahiplenmek işe yaramıyor hele de sahiplenen erkek değil bayansa hiçbir işe yaramıyor:(

Erkeğin gücü bayanın duygusallığı ile birleşmeyince hiç bir yürek kavuşamıyor... Ben biliyor ve inanıyorum ki eğer bir şeyi canı gönülden inanarak ve tüm benliğinle istersen Allah muhakkak onu sana veriyor ama şunuda maalesef iyi biliyorum ki bir isteğin içerisinde iki kader varsa iki kişininde aynı şeyi aynı arzuyla istemesi gerekiyor.

Tek taraflı istekler kaderi değiştirmeye yetmiyor... Tek  başına hiç bir sevgi yüreğin sevincine gerçeklik karıştırmıyor...

İşte öyle...

5.10.2011

Gün Olur Bu Rüyadan Bende Geçerim O Gün Sende Bitersin...

Olmuyor...
Ne yapsam olmuyor...
Çok mu gördün hevesleri...
Hasret senden yana sevda senden yana,
Değişmedin kaderim.
Hep mi hüsran bana hep mi veda...
Yok mu sende hiç deva!

Her aşk mücadeleler yüzünden kan ter içinde kalır ve dirayetsiz kalıp boynu bükülen sevgi, çaresizliğe teslim olup bitti der. İki kişiden biri sinirini kötü sözlerle atar dışarı ve ayrılık her zaman sevginin kalbini kırarak biter... Sevginin kalbini kırmak, kainatın ahını almaya benzer. İki taraftan biri için bunun bir bedeli olur. Ömür boyu boğazında gizli bir el... Belkide böyle hayal etmek onun bu histen kurtulamayacağını bilmek iyi hissetmeye neden olacağından hep böyle olacağını düşünürüm...

Dur! dedim.
Durduralım dedim. Çünkü her aşk bir yol bulup akmak ister. Bulmak ister kendini yeri olsun, adı olsun, duyulsun ister... Ve bir kişi hep basiretli çıkar yaşanılacağı önceden sezer burdan sonrası bize hayır getirmeyecek bitmeli der... Yaşananlar anlamlıydı ve öyle kalmalıydı... Herkes olmamak için ağır başlı ve iyi günün hatrında anlamlı sonlanmalıydı...Anlatamadım. O da anlatamadığına inandı. Velhasıl biz birbirimizi anlamadık. Kimin haklı olduğunun hiçbir önemi yok! Sevginin boynunu büktük biz.
İstemeden...
İyi bitsin demekle olmuyormuş. Ayrılık her zaman sevginin kalbini kırarak bitiyormuş.
Keşke bunu hiç öğrenmeseydim...

*Dinlenesi
*Dinlenesi
*Ve bir şiir...

30.09.2011

Biriktirmek…




Biriktiririz biz… Elle tutamadıklarımızı da…

Yalnızlık biriktiririz mesela, anı biriktiririz, umut biriktiririz, nefret biriktiririz, acı biriktiririz, sevinç biriktiririz, bize yapılan kötülüğü biriktirdiğimiz kadar minnete giden bir hüs-ü zan’da biriktiririz…

İstem dışı yaparız birçoğunu. Genlerimize, karakterimize işlenir usul usul. İyi birikimlerle kötüleri bir kefeye koysan tartının dengesi kafanı karıştırır. Hangisini biriktirmek iyi hangisini tüketmek kötü şaşırırsın…

Kötü birikimleri harcadığımız kadar iyileri harcayamayız. Bir insanın beş kusurunu söyleyip bir iyi yanını söylemeyi akıl edememek gibi (gayri ihtiyari) ya da tamda birikmiş umutlara ışık doğmuşken bir kötü gölgenin sebebiyetine vazgeçmek gibi… Dedikodu yaparak kötü birikimleri atabiliriz (harcayabilirsin) mesela ama iyi birikmişlikleri hayata lanse edebilmek konusunda hep daha bir yavaşız, o kadarda cömert maalesef olamayız. Hayatımızda olumsuz olarak yığdıklarımız olumlu yığdıklarımızın önündeyse cimri sayılırız, kefenin yanlış yönüne ağırlık veriyor sayılırız ve adil sayılmayız, hele hayata hakkını veriyor hiç sayılmayız…

Hâlbuki iyice yakından bakmadıkça bilinmez. Siz tüketmeye çalıştıkça daha çok bulaşır etrafınıza olumsuzluklar. Karşımızdakine söyleyince biter sanırız. İyi yaptım deriz, ohh olsun deriz, olmuyor deriz… İçimizde biriktirdiklerimizi dışımıza vurduğumuzda ortalığa bulaştırmaya başlarız, onlardan kurtulmuş sayılmayız. Bu yüzden hayatınızın birikimleri üzerine bir cimrilik yapacaksanız bu olumsuzluk adına verilmiş bir karar olmalı. İçinizdeki olumlu sesleri salın dışarı… Onları tüketin (hayata yedirin) Çünkü onları tüketmeye çalışmak demek onlardan kurtulamamak demek…

Güzellik konuşursanız hoşnutluk bulursunuz. Cümleler ve birikimler hayatınızı ve çevrenizi fark etmeden etkiler.

Hani ne derler;
Arı ile kalkan bal başına, sinek ile kalkan leş başına…

Bende onu şöyle çevirdim. Hayatınızdaki sinekleri içinizden çıkmadan yok ederseniz, içinizden çıkacak arılarla tatlı bir hayat seyrine erişebilirsiniz…

17.08.2011

Saklanamayanlar...

Fotoğraflarıma bakıyorum da her ne kadar ciddi bir görüntüm olduğunu söyleseler de, benim umut dolu bir gülüşüm var. Henüz acılar yer etmemiş mimiklerimde. Bana göre durum böyle…

Bir gün böyle hoş sohbet gülüp eğlenirken arkadaşın biri; neden bu kadar hüzünlüsün? Dedi bana. O an öylesine uzaktım ki tüm üzüntülerimden. Ortamın ve sohbetin güzelliğine kapılmış aklımda ne varsa unutmuştum hâlbuki. O ani ve beklenmedik cümle zararsız olsa da tokat gibi çarptı suratıma. Gülüşümdeki hüznü her nasıl görebildiyse, beni oldukça rahatsız etmişti. Hâlbuki o insan olağan sorunlarımı tahmin edemeyecek kadar bana uzak biriydi… Bazen işte bir cümle bütün olumsuzlukların beynine üşüşmesi için yeterli gelir. İstemediğim ne varsa hatırlamış olmanın verdiği sıkıntıyla cevap vermek istedim lakin onu da beceremedim. Teslim oldum hemen. Zaten bir yığın hüzünle yaşıyorsan teslim oluyorsun istemeden…

Ben inanmazdım hüznün insanda yer edindiğine. Bir insanın önce gözlerine çökermiş yalnızlık ve bütün yapamadıkları mimiklerinde birikirmiş… Dil ne söylerse söylesin, yüz ne kadar gülerse gülsün bir insanın bakışında saklıdır gerçeklikler ve sakladığına inandığı gülüşüne yerleşir tüm elde edilemeyenler…

O gün benim biriktirdiklerimi her mimiğimde gören arkadaşımla aynı hüznü paylaştığıma eminim. Bunu ona söylemedim ama yürekten hissettim…

ve dinlenesi bir müzik

11.08.2011

Öğrenilmiş Çaresizlik

Bir kaldırımda otururken görmüşler seni. Selam vermişler duymamışsın. Dalgınlığına ve uygunsuz oturduğun kaldırım taşına istinaden yaklaşmak istemişler, lakin cesaret edememişler. Geçenlerde arkadaşın biride, bir kafede görmüş seni. Yine dalgın önünü göremez vaziyette… Merhaba demek istemiş, sen görmeyince vazgeçmiş. Alınmış da… Kasıtlı yaptığını, görmezden geldiğini düşünüp içerlemiş.

Bugünlerde kimi görsem senden ve dalgınlığından bahsediyorlar. Sanırım aynadan yansıyan suretinden bile bihaber dolaşıyorsun ortalıklarda… Muhtemelen yemeden içmeden de kesildin. Depresyon haplarına da başlamışsındır. En son hangisinde kalmıştın? Anafranil miydi? Yok, yok sanırım lustral special’di… Allahtan sigarayla aran iyi değil. Ama geceleri başlamışsındır yine sahil kenarında biraları devirmeye. Geçen gece bana bir mesaj atmışsın, okunaksız… Ne yazdığını anlayamadığımdan bunu içtiğin biralara yordum. Kızdım bir sürü sana, ama diyemedim… Bu seferde seni toparlayan kişi ben olmak istemedim. Her yaptığın büyük hataların üstünü öğrenilmiş çaresizliklerle örtüyorsun. Çünkü başka türlü davranmayı bilmiyorsun ve başka bir yolunu bulmak istemiyorsun.

Ben seni tanıdım tanıyalı yaptığın hatalarından çok çaresizliğine ve acizliğine kızıyorum. Sen bunu anlamıyorsun. Seni çaresiz görmek aramızdaki bağı daha çok zedeliyor. Teslim oluyorsun hem hayata hem de yaptığın bütün hatalara… Hâlbuki benim görmek istediğim sadece çaba…Katı bir insan değilim ben... Yeter ki olağan telafiyi bulmak için azmet. Bir bedel ödediğini görmek falan da değil istediğim. Kötü olduğunu, acı çektiğini, çaresiz olduğunu bilmek değil…

Açık ve net haliyle: “Senin öğrenilmiş çaresizliğini nasıl aşacağımı bilemiyorum. Bunun yolunu bulamadığım için de her şeyi tek taraflı yapmak ve toparlamak zorunda kalıyorum…”Beni zorluyorsun sana nasıl davranacağımı hiç bilemiyorum...

9.08.2011

"O"

Beni rahatlatan en özel insandan bahsedicem bugün. Bütün gün ne yaşamışsam, gece bana bir iki cümleyle ve hareketle her şeyi unutturan insan…

Desem ki harika teselli cümleleri kuruyor, motive ediyor, yaşadığım tüm zorlukları onun söyledikleriyle aşıyorum, yalan olur… Yalan olur çünkü o hiç teselli cümleleri kurmayı beceremez. Motive etmekten anlamaz. “Gel yanıma bakıyım, kıyamam ben sana” der. Alır sıcacık kollarına, kokusu sinene kadar çıkamazsın oradan. Saçlarımı sever…

Bilir ki; saçlarımı sevmek bütün savunma mekanizmamı alt üst etmek demek. Bilir ki; sarılmak benim yelkenlerimi suya düşürmek, aklımdaki tüm olumsuzlukları kovalamak demek. Çünkü bilir ki; beni rahatlatmanın yolu “kıyamam sana ben” cümlesinin ılık esintisinden geçer. Bilir ki diyorum ama sanırım “O” bunları bilmeden yapıyor. Bilmeden küçük bir çocuk gibi hissettiriyor bana kendimi. Bilmeden onarıyor, en güzel duygularla uyutuyor beni. Sabaha birçok zaman O’nun sayesinde mutlu uyanıyorum.

“O” çok beceriksiz. Kesinlikle ne kadar isterse istesin bilinçli yapamaz bunları. Beni iyi etmenin yolunu istese de bulamaz, bulsa da başaramaz. Böyle bir kabiliyeti hiç ama hiç yok. Ama ne bileyim sezgisel bir durum galiba. Beden dilini çok iyi kullanıyor. Cümlelerle beceremediği ne varsa hareketleriyle başarıyor. Beklide ben alıştım ve artık cümleler beklemediğim için bu durum böyle. Sebebi ne olursa olsun etkiliyor beni. Savunmasız bir çocuk gibi sevilmekten, prensesler gibi uyutulmaktan oldukça memnunum. O’da bir kez olsun şikâyet etmez benim olumsuzluklarımdan.

Ağlarken susturdu, mutsuzken güldürdü beni.” Ne kadar çok sorunumuz var hâlbuki…” Her şeye rağmen O’nu kimselere değişmem. Kimse onun gibi anlatamaz kendini. Kimse onun gibi söyleyemez istediklerini. Hiç benim tarzım bir insan değildi, hala da değil… Ama sanırım farklı bir dil oluşturduk aramızda. Başkalarının bilmediği, bilse de anlayamayacağı bir sevgi dili…

Eğer ilişkilerinize dikkatli bakarsanız fark etmeden oluşturulmuş bir sürü sevgi dili görürsünüz. Anlamsız, tuhaf, ilginç ama güzel…

Üstüne birde bunu okursanız harika olur.

7.08.2011

Mutfak Penceresindeki Huzur


Karanlık bir mutfağın penceresinden bir direk lambasının ışığını izliyorum…
Ne zaman kendimle konuşmak istesem hep kendimi camın önünde o loşluğa bakarken buluyorum/buluyordum. Hele de kışın dondurucu soğuğunda… Bazen yağmurlu bir manzara bazen de kar tanelerinin uçuşan ve hep göz kamaştıran o beyazlığında. Kendine kalmak bir devrim tadında… Ne zaman kendime kalsam büyük kararlar veriyorum. Yüzümün pencereden yansıyan aksiyle yüzleşiyorum. Velhasıl insan kaçamayınca kendinden yüzleşmeler kimselere söylenmediği kadar acımasızca oluyor. Her zaman böyle mi peki? Hayır! Ben ne zaman karanlık bir pencereden loş bir ışığa baksam arındığımı hissediyorum. Ne zaman gecenin bir vakti o pencereden dışarı baksam huzur doluyor içim.

Seviyormuşum bir vakit yalnızlığı. Şimdilerde mutfak penceremden bir direk lambası bile göremiyorum. Evler dip dibe. Yakışıksız gövdeleriyle masum manzaramı katletmekte… Kendime kalmak manzarasız olmuyor(du). Şimdilerde ise sadece beyaz kâğıtlarda buluyorum kendimi. O eski, karanlık içinde loş ışıktan ilham alma devrim, sanırım yakışıksız binalar yüzünden bitti… Beyaz kâğıtta insan kendini nasıl buluru anlatmayacağım tabiî ki… Siz bilirsiniz kâğıdın ilham veren kokusunu ve bir kalemin elde bıraktığı derin manayı… Ama ben derim ki varsa imkânınız gecenin bir vakti pencereden, bir direk lambasının loş ışığında kendinizi dinleyin.

Bununla  Okuyun huzur veren bir müzik...

5.08.2011

Kadim Dostum

Ne kadar sende herkes gibi uzağımda olsan da sitemkâr değilim sana. Belki de en doğru kararı aramızdaki iletişimi keserek, sen verdin…

Bana sırtını dönmüşsün gibi hissetmiyorum. Çünkü yaptıklarına uzun vadeli kızamıyorum. Belki huzurun bir parçası olamazdım ben. Aramızdaki saf duygulara kötülük katmak isteyenler olabilirdi. İyiyken kötü olmak, zarar görmek, zedelenmek ikimizi de üzerdi.

Verdiğin kararlarda payem olmadığı için üzgünüm dostum. Gecenin kör bir vakti aklıma düştüğün için de ayrıca üzgünüm. Hayat ne senin ne de benim istediğim gibi şekil almadı. Bambaşka fırsatların içerisinde bazen istediklerimizin yönünü değiştirerek hayallerimizi gerçek yaptık. O hayatın daha iyi olsun diye vazgeçtiğin ama çok sevdiğin şeyleri geri vermek çok isterdim sana. Her şeye rağmen biliyor musun, ben bıraktığın yerdeyim.

Biliyorum üstünden onca zaman geçti hayatlarımız bambaşka yönlere doğru gitti. Ama dedim ya içimde sana karşı hiç kötü bir şey yok. Sen verdiğin kararlara rağmen bilsen de bilmesen de en iyi dostumsun. Bu âlemin öteki yüzünde arayıp ta bulmak istediğim en iyi dost…

Bundan seneler evvel yine böyle bir sabah namazında, hatta birçok sabah namazında ettiğim tek dua seni bulabilmekti. Şimdilerde ise bu artık mümkün olmadığından yüzüm yok tek taraflı dilekler dilemeye… Ama hani diyorum olur ya kader belki bizi tesadüfen yüz yüze getirir. Yüzünü merak ediyorum kadim dostum. Ve hala ben senin için bir dost muyum bunu bilmek çok istiyorum…


3.08.2011

Fark ettim ki...



Fark ettim ki; Seninle benim aramdaki kader getirisi değilmiş. Ayrılıklar hep tek taraflı ve sadece senin isteğinle gerçekleşmiş. Uzaklıkları seçen ve hep benden ötelere kararlar verip göçen senmişsin. Ayrılık iklimlerini bahar mevsimlerine ve bayram sevinçlerine karıştıran senmişsin.

Fark ettim ki; eskiden her ne hayal kurmuşsam hayata dair, içine hep seni katmışım/katmıştım… Ve şimdilerde ayakta durmayı yeni yeni başaran bir bebek gibi, içinde sen olmayan dirayetli hayaller peşindeyim. Nasıl ki o zamanlar, hayalleri sensiz kurmak elimde olmayan güçlü bir istemdi; işte şimdi içinde sen olmayan yeni hayaller kurmamda da aynı durum geçerli…

Fark ettim ki; Bir insanı hayallerinden gayri ihtiyari soyutlamak demek, ondan artık vazgeçmeye başlamak demek…

Dinlenesi...

29.07.2011

Hayal Dediğin Ne ki?


Hayalleri olmayan insanlardan hoşlanmıyorum. Bir heves olmalı insanın gözünde ışıldayan… Bir gaye olmalı ona ulaşmak için enerji verdiren uğraş bulduran… Yoksa hayat zaten akıp gidiyor ki… Umarsız, sıradan, vasat… Elinde gayretle dantel dokuyan ablaya sonsuz saygım var mesela; tabi buna bir amaç katmışsa. Bahariyenin atmosferine gitar sesi karıştıran kişiye sonsuz saygım var; tabi buna bir amaç katmışsa. Yaz tatilinde su satan çocuğa da saygım var; eğer hayalindeki eşyaya kavuşacaksa…

Bir mühendis olursun, bir doktor, avukat, esnaf olursun, işçi ya da her neyse işte ne olursan ol evle iş arası rutinlikten arınmalı hayat. Hep böyle olmak zorunda değil ki. Hayaller besledikçe var ve amaçlar siz istedikçe gerçekleşir. Fatura ödemekten başka nitelikleri de olmalı insanın. Yoksa hayat sizin bütün enerjinizi, hayallerinizi zamanla çeker. Bir gün sorar birileri benim gibi; en çok neyi istiyorsun diye; verdiğiniz cevap koca bir hiç olmasın… Hele bir hayalim yok hiç demeyin!

Velhasıl İdealleri olmalı insanların. Çabaları ve sonuçları olmalı. Sadece kaldırım taşında oturmak olmamalı, amaçsızca… Bir isteği olmalı ve bunun nasıl gerçekleşeceğini başkasının eline bırakmadan bulmalı. Nefes alırsın o zaman. Ben yaptım dersin. Ben yaptım demenin verdiği özgüveni kimse sana yükleyemez. Yapınca anlarsın hayal ne elde etmek ne başarmak ne…

Dene de gör...

24.07.2011

Fotoğraflar Yalan Söylemez

Bu güzel aile fotoğrafı için
 Orhan arkadaşıma Teşekkür ediyorum...
En son bir aile fotoğrafı ne zaman çektirdiniz hatırlıyor musunuz? Eğer hatırlamıyorsanız siz de bendensiniz demektir. Bir ailenin gidişatını ele veren en önemli parçalardan biridir fotoğraflar. Aile saadetinin nerede kaldığını resimleyen son fotoğraftır aslolan… O kare içerisindeki insanlar o kadar gerçektir ki, üstüne ne söylenirse söylensin yalandır. Biz mutluyuz imajı çizen ailelerin fotoğraflarına bir bakın gerçeklik ayan beyan ortadadır… Katınılması icap eden zoraki sosyal birliktelikler haricinde toplu fotoğrafı olmayan aileler sahtedir, yalancıdır.

Durup bir düşündüm ailemle en son ne zaman bir arada mutlu bir zaman geçirdim diye. Sonrasında çok ama çok uzun zamandır hiç aile fotoğrafı çektirmediğimizi/ çekmediğimizi fark ettim. Belki dört yaşında belki de beş yaşlarımda… Bunun anlamı çok büyük bende. Bu demek oluyor ki, ben aile kavramını ne zaman kavramaya başladıysam o zaman yok olmuş her şey. O son kareden bu yana her şey o kadar çok
değişmiş, o kadar çok aile olmaktan uzaklaşmış ki… Şimdilerde nerde bir aile fotoğrafı görsem, mutlular mı diye dikkatlice bakarım. Eğer fotoğrafların çekimi yakın tarihi gösteriyorsa, o çocukların şanlı olduğuna inanırım.

Diyeceğim o ki; Son aile fotoğrafı bir ailenin tüm hayatını anlatır. Bir insanın mutsuzluğunun ne denli ailevi olduğunu öğrenmek istiyorsanız önce fotoğraflarına bakın…

Fotoğraflar asla yalan söylemez…

21.07.2011

Şimdiki Zamanın Geçmişi

Ben biliyorum! Yaşlanmışsın diyeceksin bana. Gözlerin her zamanki gibi güzel ama yüzünde çizgiler biriktirmişsin diyeceksin. En son gördüğünde hayalleri olan, dershane yollarında mutlu, sevinçli hatta işi gücü bile olan bir insandım.

Yıllar eritti beni. Sen ne kadar yoksan ve yokluğunun sararan sayfalarında ne kadar bıraktıysan, işte o kadar cümle biriktirdim. Biriktirmekte yetmedi, herkese ilan ettim. Ben tükenirken herkesi buna şahit ettim. Yüzümdeki her çizgi mutsuzluğun çizgisi… Çünkü yokluğundan beri mutlu olmak için hep daha az sebebim oldu. Az sebepler azalttı her şeyi birde bakmışsın ki kaçmış bütün trenler. Umut denen şeyin anlamı hayatımla birlikte yok olmuş. Sevgiyi yedire yedire işlediğim kâğıtlardan kocaman bir kalkan yaptım kendime. Kimse sen olsun istemedim. Çok yer gördüm sensiz. Senin olmadığın senli bir sürü anım var. Hayatı tek kişiyken çift yaşayanlar safında çok zaman geçti… Yalnızlığın dilini çözdüm ben. Artık daha iyi geçiniyoruz. Zamanla sızlatanların yeri uyuştu artık, acıtmıyor. Buna da alıştım sanırım. Yüzümde, hayatımda kocaman çizgileri olsa da sanırım hepsine alıştım. Yaşam beni nereye ittiyse senden sonra hiç karşı koymadım.

 Sen hep içimdeydin ve hep öyle kalacaktın.

Çıkma sakın karşıma! Onca zamandan sonra… Öylesine yorgun ki kalbim, bedenim. Ne seni ne de yeni bir düzeni kaldıramaz. Ben seni sensiz öyle benimsedim ki. Sakın gelip de yeniden canımı acıtma… Yüreğine sonsuzluk senli düşleri başka âlemlere taşıyorum.

Sana senden daha yakınım ben. İkimiz içinde sonsuzluk diliyorum…



20.07.2011

Gidememek

"Ben, ne zaman O’nun elini bıraksam yetim kalmış bir çocuk gibi bakıyor gidişime. Bir kez olsun giderken arkama bakmasam, beklide hiç acımayacak bu kadar içim… Kahretmeyecek bakışlar. Merhamet ve sevgi arası vicdan muhasebesinde tüm parmaklar beni suçlu göstermeyecek… Bu kadar ağır olmayacak veda cümleleri kurmak.

Ah! Bir kez arkama bakmadan gitmeyi başarsam…

Aslında gitmem gerektiğini biliyorum; olması gereken de bu. O da biliyor bunun böyle olduğunu. Alıştık galiba biz birbirimize... Hem de çok alıştık. Ne kalmayı ne gitmeyi beceremeyişimizin tek sebebi bu… Küçük hayallerimiz uzun birlikte geçecek koskoca bir ömrümüz vardı hâlbuki. Vardı… Var olduğuna o kadar inanmıştık ki… Koca bir suskunluğa bırakıyoruz bazen her şeyin yerini. Sadece üç beş günde bir cümle sonrasında yürek sızlatan “gel” bakışları… Yeri değişmiş sevgilinin. Alışkanlık sevginin önüne öylesine geçmiş ki… Ellerin ayakların dinlemiyor seni cümleler olması gerekene yaklaşmıyor. Duygulara bir adım uzak mantığa bir santim yakın olabilsem…

Bir anlık duygusallık en baştan başlatıyor her şeyi. Ben güçlü olmayı başaramadım belki de… Bir gün gidicem diyorum her seferinde. Bu sefer arkama bakmadan… Yüzünün hayali gidecek hafızamdan. Ses tonunu sana benzeyen birini duymadıkça hatırlamıcam.

Bir gün gidicem arkama bakmadan. İsmini silicem telefondan. Belki başka şehirlere gitmek icap eder. Belki daha çok uğraş bulmalıyım kendime. Aklıma hiç gelmemen için daha çok çaba sarf etmeliyim. Gitmek ve sonrasındaki her şeyi yapmak için kararlıyım ben yeter ki sen o hüzünlü bakışlarla bana ihtiyacın olduğunu hissettirme. Yeter ki sen bana gel dercesine bakma. Yeter ki bensizde iyi olabileceğini göster bana!

Yeter ki…

Yeter ki her gidişimde kal! Deme bana..."


Bizi Ayır(an)

Aynı gökyüzünü paylaşmak, aynı şehrin havasını soluyor olmak bile yeter sevgi dolu ve özlem çeken kalplere… Hep öyle denir ya hani… O denilen bir su serper ya, ümit doğurur ya hani…

Bu cümleler mevsim geçirmiş, ay geçirmiş, yıl geçirmiş özlemlere/sevgilere etki etmez. Etki edemedikçe küçülür hayaller. Gönlüne sığamayan o kocaman hayallerini avucunun içinde suç unsuru gibi saklamaya başlarsın. Sen onları saklanası kıldıkça iyice küçülür ve bir vakit kayboluverir sıkıca kapanmış ellerinin teri içinde…

Eğer nasipte, kaderde yoksa burnunun dibindekilere hasret çeke çeke ölebilirsin. Eğer yaşanacak bir gerçek günün imkânı yoksa gecenin uykusundan, sabahın güneşinden vazgeçebilirsin… Her şeyin çözümü olduğuna inanamıyorum ben!

Sevdiğim insanın ölümüne mi yoksa iyileşmesine mi şahit oluyorum bilmiyorum. Bildiğim tek şey, ben her koşulda acı çekiyorum. Ruhumun derinliklerinde bir evlat gibi besleyip, şefkat ile alnından öpüyorum…
Seni çok seviyorum.



18.07.2011

Sevmek Yetmezmiş


Sevmek yetmezmiş mutlu olmak için.
Sağlıklı olmak, özgürce koşabilmek lazımmış sevgiliye…
Bütün özlemli cümleleri kaldırmak gerekirmiş bir bir.
Sevmek yetmezmiş tek beden olunca…
Kavrayamadıkça senden daha sıcak ya da soğukça bir eli…
Dokunamadıkça, tutamadıkça sımsıkı benimseyerek…


Yetmezmiş sevgi, yüklenince her gün ayrılık ateşi.
Savuramadığın dumanlarda boğulunca ve ansızın sızlayan bir yüreğin yorgunluğunda kalakalınca…
Yetemiyormuş sevmek işte!
Şefkatle büyüttüğün sevgili bir çocuk gibi yalvarsa da…
Anne gibi yüreğinde hissettiğin boşluğu dolduramasan da…


Değilmi ki sevince her şey aşılır derler (!)
Yokluk bilmez ki damarlarındaki özlem nöbetleri…
Bizi çok kötü kandırmışlar sevgili…





31.05.2011

Küçük Ezberler, Büyük İnşalar...



Tamam, belki öyle pek parlak bir ailenin çocuğu sayılmam ama hakkı yenmeyecek güzel değerler kazandırdığı da olmuştur ailemin… İlk çocuk olmanın zorlukları olsa da bunun içinde güzel olan şeylerde vardı. Kimsenin küçülmüş giysilerini giymiyorsun mesela, bütün gıcır oyuncakların tek sahibi oluyorsun uzunca bir müddet. Anne baba daha bir itinalı oluyor, hele de evliliğin akabinde hemencecik doğmuş bir çocuk isen anne baba arasında ki o yeni yeni kaynaşmışlık ve de hala birbirlerini tanıma çabasının tuhaf masumiyetine şahit olarak büyüyorsun.

Baba, evlat için kendinde başka hevesler biriktirmişken, anne ise bambaşka hevesler taşır yavrusu için ve bu hevesler çocuğun üzerinde kimi zaman yoğun bir ilgi alaka iken kimi zamanda gayriihtiyarî bir baskı haline gelir. Bir çocuk olarak bundan bazen çok memnun kalıyorsun bazen de bunalıyorsun.

 Neyse aslında bugün sadece şu videodaki şirin çocuk vesilesiyle size babamla aramdaki dua diyaloglarını lanse etmek istiyorum. Babama pek bir düşkündüm küçükken. Sorun ne olursa olsun babama üzülürdüm ben hep. Çok çalışırdı babam, marangoz atölyesinin ne kadar tozu, kiri, talaşı, vernik kokusu varsa eve getirirdi. Birçok baba gibi rutin iş saatleri yoktu onun. Bazen sabahlara kadar gelmez bazen de akşam yemeğini yer yemez çıkardı evden. Eve geldiğinde O her zamanki gibi aynı çekyata uzanır, bende her zamanki gibi bir yastık kapar, babamın üstüne abanırdım. Biz senelerce böyle izledik haberleri. Çoğu zaman da yere bağdaş kurar, o kısa zaman dilimlerini dua ezberlemeyle geçirirdik. O günleri an be an hatırlıyorum net bir şekilde.O söylerdi ben tekrarlardım, o söylerdi ben tekrarlardım… Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan öyle çok yaptık ki biz bunu… Bütün namaz surelerini bitirmiştik bu şekilde.

Sanırım babamla yaşadığım en güzel en verimli diyaloglardan biriydi bu dua seansları. Ölümsüz eserlere benzer bu tür öğretiler. Sen bir tohum atarsın o bir fidan olur, ağaç olur meyve verir sonra O da kalkar çekirdeğinden bir fidan yetiştirir koskoca bir orman olur…

O dualarda büyüdü benimle; çare oldu, deva oldu, şifa oldu, Allah’la (c.c)  vuslat oldu, inanç oldu, ümit oldu, bugün o çocuğun diline düşen bütün dualar hayatının en köklü zemini oldu…

Sevgili Babama sonsuz Teşekkürler…


18.05.2011

Aşk (!)

Aşk cinayetmiş sevgili (!)
İki kişilik olmayan bitevi bir sancı dili.
Geri dönüşü olmayanlara özür dilemekmiş sevgi
Uzak iklimlere gönderdiğin sevgiliyi kontrolsüzce sevmekmiş binevi.

Aşk iki alemi kaplarmış sevgili.
Özlemsiz dile gelmezmiş.
Biri her zaman hep ama hep daha çok severmiş
Sevilmeyenin kalbi yanınca zalimlik zuhreylermiş.
Aşk tek kişiye düştü düşeli,
Sözcükler erimiş, aşk gerçekliğini yitirmiş, sevgi adını lekelemiş...

"Aşk için öldürenlere"

13.05.2011

Bendeki "Sen" Gerçeği...



Ben, sebepsiz tüm cümleleri yakıp yıkan insan
Sen, ebedi âleme bırakılmış bir yüce dua
Ben, kızgın güneş altında serap yaşayan...
Sen ise hiç ulaşılamayan ve her şeyin bir parçası olan...

Biz demeye dili varmayan,
İki öznenin tek vücutlu gerçeği...
Şu kaldırımlar bile ezberledi seni,
Şu gök bile ne çok dinledi bendeki sen gerçeğini...
Bir kuşun kanadına takılır da gelirsin diye ne çok bekledim seni...

10.05.2011

Ben Yine Yorgun…


Kaldırımlarda enerjisi çekilmiş,  yine başka insanlardan kendini soyutlamışçasına eve vardım bugün… Bir direk lambasının loşluğunda kendi gölgeme baktım anlamsızca. Büyük müyüm diye baktım. Küçüklüğümü hatırlayıp bir ara kovalamak istedim gölgemi bi perva. Ne zaman geçti günler dedim. Daha geçen gün bende elinde ufacık süslü çantasıyla dışarı alışverişe çıkıp anne bunu al diyen tarafın insanı değil miydim? Daha geçen gün sevgiyi ailesiyle sınırlamış ama her şeye sevgiyle bakan tarafın insanı, yani küçük kaygısız günlerin hafifliğindeki mutlu insan değil miydim? Büyümekten hoşlanmadım ben. O günlerde sorsalar ikiyken dört, dörtken büyük olmak hevesliye altı derdim yaşımı. Şimdi ruhum bilmem taa kaç yaşına geldi beni ikiye dörde beşe katladı. Ne zaman sevdiysem bir yüzü, bir gönlü, bir eli, bir hevesi, aniden ve kati suretle yaşlanmaya başladım… Uzak iklimleri özler oldum. Baharı bekleyen ama bulamayanlardan oldum. Sevip de kavuşamayan safına geçtim geçeli ben benden oldum…

Bir şefkat ki ne kadar uzakta olursan ol sarıyorsun sıkıca, basıyorsun bağrına… Bir yürek ki hasta olsa hissediyorsun. Gece bi elin hep üstünde sanki onun, aman üşümesin diyorsun. Şefkatin kokusu olur mu? Olur! Her yürek titreten duygunun bir kokusu olur. Anne kokusu gibi… Bebek kokusu gibi… Özlemlerin, şefkatin kokusu, yoğun yüreklerde mevcuttur. Her zaman ki gibi bugünde özlemlerden nefret ediyorum. Şefkat duygusunun bu kadar hissettiğim için uzaklıkları sevmiyorum. Çaresizim sevgili… Ben seni çok seviyorum ama çaresizim. Ben sana anne oldum, yar oldum, sırdaş oldum arkadaş oldum, kardeş oldum ama yakın olamadım… Üzgünüm sevgili…

Uzaktan da hisseder insanlar birbirini, hep hissediyorum seni. Senin hissettiğin gibi…
Surat astığını, yalnız kaldığını, gözünün beni aradığını, ilacını içmediğini, bugün halsiz olduğunu biliyorum sevgili… Canın yanınca benimkide yanıyor. Ben birçok kez uyumuyorum seninle… Evlat gibisin sevgili…

Sensiz kaç gün, kaç ay, kaç yıl daha geçer bilemiyorum ki. Bana kalsa son nefesimi alıyorum bir saniye daha dayanamam dayanamıyorum diyorum. Ama her seferinde içimdekine sığınıyorum, bastırıyorum, ümit ediyorum ve üç noktalara teslim oluyorum… Derin bir nefes alıyorum ha gayret diyorum…

Diyorum ama…

İşte öyle…

6.05.2011

Ardından...

Yokuş aşağı bitişlerin hızına yetişemeyen zavallı aklım..
Hiç bir grizgahın daha manasına varamamışken,
Sonuçlara teselli cümleleri eklerken,
Ve bitmeyen hamlelerin kısırlığında kendini bulmaya çalışırken...
Ne varlığı ne yokluğu anlamdıramamışken...

Dedim ya zavallı ben...
Saflığa bulanmış ne varsa lehime...
Gönülde kalan basite indirgenmiş iki kelime.

Gidenlere söylenesi yıpranmış cümleler.
Verilememiş sevgi kelamları.
Bir cüzdan arasına sıkıştırılmış hayal tümceleri..
Silik, yırtılmış, rengi kararmış...

Ama cümle bitince bitmez satırlar,
Dalga gelince kaybolmaz tüm kalıntılar,
Sessizlik çökünce kendine kalır sadece insan..

Ama bitmez sevgi,
Bitemez ki..

Kolay başlangıc zor gelişme yaşayan ,
Ve sonuç cümlesine bir nefeste varan,
Hızını alamamış, yaşanmış sayılan...
Bitti deyince bitemeyenleri ele vermez mi ki?

3.05.2011

Babasız Çocuk Olmak...

Bazı çocuklar hayata 1-0 yenik başlar. Onlar babalarını hiç tanıyamazlar. Ya ölüm uzaklaştırır onlardan, ya da babalık sorumluluğunu, tam içine sindirememiş ellerde doğarlar. Olmaz işte kimilerinin babası…

Kocaman kollarında o şefkat hissinin hoşluğunda, bilindik bir kokuyla, keyifle uyuyamazlar… Nazlanamazlar… Sırtımı kaşı uyuyamıyorum, deyip biraz daha güven hissinin tadını çıkaramazlar… Babam seni döver diyemezler. Kapı çalınca yapışamazlar bacaklarına, hemen meydan güreşi için salona çekiştiremezler. Yolun bir başından göründü mü, elinde ne varsa bırakıp özgürce koşamazlar babalarına… Ceketin cebinden hiç sürpriz bir şeyler çıkmaz… Baba ile anne bambaşkadır. Evde pazarları tamir yapılmalıdır. Annenin yemekleri kırk gün aç kalmışçasına iştahlıca yenmelidir. Baba evin direğidir. Zaman zaman korkulan, her daim sevilen ve de onsuz olunamayandır baba… Evi ısıtan sıcacık bir yüreği vardır. Korktuğunda güvenle yaklaşılabilecek ilk insandır baba. Bak bunu babam aldı dediğimizde yüreğimize güven, mutluluk hissettirendir.

Kimi annelerde bu zorluğun tümünü sırtlanmak zorunda kalanlardandır. Bir koltukta iki karpuz misali hem anne hem baba olmaya çalışırlar. Onlar özverili kadınlardır… Ama anne sadece anne olmalıdır… Babanın bir imajı vardır bu yüzden ayrı bir birey olmalıdır. Babanın elleri büyük, avuçları nasırlı olmalı, seninle oynarken gözünden uyku akmalıdır. Bir arkadaş senin baban ne iş yapıyor dediğin de anne gösterilmez ki…


Zordur bir aileyi babasızda eksiksizmiş gibi idare etmek. Anne işe gitmelidir, evde yemek pişirmelidir, veli toplantılarına gitmeli, evin eksiklerini karşılamalı, okul masrafları, dersler, şahsi sorunlar hepsi sekteye uğramadan düzen içerisinde idame ettirilmelidir. Ve bunun gibi nice duygular babanın kıymetini bilmeyen evlatlara örnek olmalıdır. Babasız çocuklar daha çabuk olgunlaşır. Onların anlaması gereken olgun gerçeklikler vardır. Hayalleri vardır sağ yanı hep eksik kalan. Umutları vardır uzaklara bakıp acaba dedirten…

“Babasız çocuk olmak hiç çamurla oynamamış, hiç bisiklete binmemiş, hiç hevesleri gerçek olmamış bir çocuğun eksikliklerinden daha da büyük bir eksikliktir.”

“Babasız çocuk olmak; Akşam kapı çaldığında hevesle kapıyı açmak gibi beklentilere meyil edememektir…”

Amak- Hayal