25.12.2012

Ve Daha Sonra...


Bakma saate… Geçmiş zamanın kanıtı olan takvim dallarına. Yığılmışlığına, sararmışlığına, gelmişe geçmişe ve bilumum içine batan ve gözüne çarpan bütün anılara… Sakın ola bakma. Neyi tekrar edersen içinde, neyin kırıntılarını süpürürsen içine içine onlarla kalıp tutar hatıralar. Ve ansızın dediğin tüm hüzünler yaşanmış ve yaşanılası her şeyi berbat eder.

Bakma hatalarına, kıyamet gibi doluşmuş tüm sen ile başlayan suçlamalara. Baktıkların besleyecek canını. Ve o can ki sürüklenecek sen kulak kabarttıkça. Asla gitmeyecek yanından ve asla düşmeyecek eteklerinden…

Kendi canını bile bile sakın yakma. En iyi sen bilirsin seni ve en çok sen zarar verirsin kendine bunu sakın unutma. Dün, bugünün yansımasıdır ve yarın tüm ömrünün habercisi… Ektiklerimizdir zamana yayıp da topladıklarımız. İnsan ektiklerini unutur, biçeceklerinden habersiz yaşar çoğu zaman. Bilmez ki aslında bellidir yarın.

Dün, bugün, yarın, ondan sonraki gün ve daha sonraki günler ve daha sonra ve daha daha sonra…


Amak-ı Hayal

5.12.2012

Sevginin Muhasebesi



Bazı ilişkiler yanlış dönemlere denk gelir. Doğru kişi bile olsa karşıdaki, zorlu bir dönemi teğet geçmek her zaman kolay olmaz. Tanışma döneminin tozpembeliğine ailesel ve kişisel problemler girince daha en başından ayağı yere basan ve fedakârlıkların, toleransın yoğun olduğu bir sürece hızlıca girilmiş olunur. Tek taraflı ise bu problemler diğer tarafın desteğiyle pek ala çözülebilir fakat iki tarafında problemleri varsa iki kat üç kat daha normalin üstü efor harcamak MECBURİDİR.

Aslında seven insanların aşamayacağı çok fazla sorun yoktur. Çağın “ben sen” kavgasıdır her şeyi tatsız tuzsuz bırakan. Paylaşılan sorunlardan kendine fırsatlar çıkaran, üzgün olduğun için senden sıkılan, işin kötüsü bütün zorluklarında yanında olucam deyip de söylediklerini (sıkıntılarını) sana karşı kullanan o yoldaşın oyunbozanlığıdır her şeyi kıran, ortadan kaldıran.

Neyin acizliğini yaşarsan yaşa, neye üzülürsen üzül anladım ki sensin esas olan. El yine el kalıyor ne kadar sevsende. Hesap kitap yaptığı vakit kaybediyor o içindeki alevi. Sen ne kadar alıştırmalık atmaya çalışsanda, gürleşmesi için tutunsan da ona, ateş gittikçe cılızlaşıyor. Gözünün önünde yavaş yavaş sönüyor ve her bir taraftan ölesiye acı çektiriyor.

Sevgiye alacak verecek davası katanlar mutlu olamıyor. Bir yaraya merhem olmadıkça büyümüyor sevgi. Sığınamadığın insandan eş olmuyor. Yar olamıyorsun doyumsuzluk hastalığına yakalanmışsan. Hep daha fazlası derken tatmin etmiyor sevgi.

Hâlbuki bakışarak büyürdü sevgi eskiden. Büyük hediyelere gerek yoktu. Elini tutmak dünyaya eş değerdi. Tüm sıkıntılarda kol kanat gerilirdi. Canı pahasına sahiplenmek vardı. Sakınılırdı… Sevgili üstünden geçinilmeye çalışılmazdı hele gün yüzü görmemiş duygularına hiç dokunulmazdı. Uzaktan marifetlice seven insanlar vardı. Özlemin anlamını yozlaştırmadan kıymet bilenler vardı. Demem o ki sevmek o zaman bir başkaydı…

Şimdi bir yığın aşina duygu elde etmek zorunda kalmadan, varlığını son kılamadan, elini tutup bırakmam seni diyemeden gidiyor giden ve geliyor ondan daha beteri… Sonra yoruldum cümleleri, güvensizlik cümleleri, tahammülsüzlük ifadeleri falan filan…

Ve tek bir cümle başkaldırıyor can çekişen ilişkiye son darbeyi vuran;

Gittiği yere kadar...


Amak-ı Hayal

27.11.2012

İçimdeki Çocuk


İçim ürperiyor yerli yersiz. Ne aklıma sen geldiğin için ne seni düşündüğüm için ne de seni özlediğim için olmuyor bu merak etme! Annemin dediği gibi Azrail yokluyor arada bir hepsi bu. En çok arkasına saklandığım eşyaları kenara çektiklerinde canım yanıyor. Tahmin edebiliyor musun nasıl ortada kalabileceğimi, yüz ifademi, çaresizliğimi…

Ben büyüyememiş bir çocuğum. Ve hep aynı yaşta kalmaktan ölesiye korkuyorum. Çünkü ne zaman saklansam ortada kalıyorum. Yani onu bile beceremiyorum. Bez bebeğimi sürükleye sürükleye yürüdüğüm koridorlara geri dönmüş gibiyim. Hala kendimle dertleşiyorum. Hala beni anlayan bir ruhdaşın yoksunluğuyla bez bebeğimle konuşuyorum.

Ben hep aynı saflıkta kaldım ama kimseyi inandıramıyorum. Eskiler bela okuyor, yeniler güven duymuyor. Yani anlayacağın kimle ne paylaşmışsam, kim beni anladı/ anlıyor diye düşünmüş sığınmışsam arkası karanlık… Arkası, o bahsettiğim inşaata bakan bahçemdeki salıncağın ıssızlığı gibi… Soğuk, gizemli, ıssız…

Avuç içlerimde masumiyet var benim. Yüreğim hala bir çocuğun teslimiyetinde. Görmek kimselere nasip olmamış anlaşılan. Çok geç fark ettim ki daha hiç gören olmamış elinde bez bebeğiyle dolaşan o duygusal çocuğu. Yalnız yatmaktan korkan, çekinse bile masal anlatacak birini arzulayan o çocuğu daha gören hiç olmamış…


Amak-ı Hayal

16.10.2012

Affet/tim...


Bazı sevgisizlikleri anlatmak, alkolle temizlemeye çalıştığın yarayı üfleyerek yatıştırmaya benzer. Hem temizlemek istersin hem de anlattıkça çoğaltırsın… Yersiz tırnak darbeleri katar arada bir kanatırsın. Yani aslında bütün duyguları deşifre edip kocaman bir yarayı çırılçıplak bırakırsın. Ve bir zaman sonra görürsün ki o yaralar böyle asla kapanmaz. Vazgeçersin anlatmaktan, nefret etmekten, taş kesilen hıncından… Kocaman bir yutkunuştan sonra dersin ki; “affettim ben onu…”

Affedince küçülür derin yarıklar… Belki zamanla hırsından attığın tırnak darbeleri bile yok olur. Affetmek kendini sevdirir insana. “Hakkım helal olsun ona” demeyi de başarırsan o yaranın/ yaraların yerini bile unutursun. Bir iç huzurun başlangıcıdır her şeye rağmen affettim demek. Öyle zor öyle zordur ki… Öyle insanın içine oturur ki…

Ama bir gün gerçekten affet tüm yaralarının sahiplerini. Kanatma kendini. Acıtma artık. Kurduğun kimsesiz dünyanda sardığın saramadığın her şey bırak iyileşmeyedursun. Çünkü sarmak için paylaşmak tehlikelidir bazen. Paylaştıkça kanatacağın her şeyi merhametin, sevginin kollarına at…

Zor biliyorum…
Bunu yapmak çok zor…

Ama her gün kanamak, sızlamak kolay mı ki…
Amak-ı Hayal

1.10.2012

Bittik...


Bazen düşüyorum; sert, kuru, zorla, nasırlaşmış bir ağacın gövdesinden sıyrılan yaprak gibi… Düştüğüm topraktan kaskatı yankılanıyor varlığım. Dokunanın ellerinde ufalanıyorum. Sertliğimi bir su gibi yumuşatacak can suyu arıyorum. Hasretle rengimden kestiğim ümidimi başka renklerde bulmaya çalışıyorum…

İşte içimdeki susuzluğun tanımıdır bu renk değiştirmişlik. Hasretin başka halidir. Değişimin başlangıcı ve yok oluşumun bitim raddesidir.

Sonuna kadar direnen ve bir avuçta parçalanan, kuru bir yapraktan hiçbir farkım yok benim…

Bittim…
Bittin…
Ve Bittik...


6.09.2012

Kavrulmuş Soğanda Buluna(maya)n Huzur


Her yemek yapışımda aynı çocuksu tavrı gösteriyorum. Elime küçük bir ekmek parçası alıp, kavurduğum soğandan bir parça ekleyip, büyük bir zevkle yiyorum. Sanki bütün yemeklerin kavrulmuş soğanlarına yetişmişim gibi hatırlıyorum o zamanlarımı. Hâlbuki çoğuna yetişemezdim... Her kavrulma kokusuna koşup mutfağa giderdim ama çoğuna yetişemezdim. Bazılarını büyük bir itina ile zamanında yakalar iyice kavrulana kadar dibini göremediğim tencerenin başında sabırlıca beklerdim. Bana dünyaları verseler tahta kaşıkla yağı damlaya damlaya ekmek arasına konmuş bir parça soğana değişmezdim. Hala öyleyim…

Küçük bir tabağa konmuş ve sıkı sıkıya tembihlenmiş bir çocuk olarak, elimdekinin kıymetini bilirdim ben… Bir soğan kokusundaki güzelliği tarif edemem kimseler. Ekmeğe işlemiş yağın o lezzetli tadıyla kendimden geçerdim ben...

Kaç çocuk bilir bunun anlamını biliyor musun? Her akşam vakti yaklaştığında açlıktan zil çalan mideleriyle babalarını bekleyen çocuklar iyi bilir. Annesi, “baban gelsin sofra koyucam az daha bekle” deyip camda kapıda bir kulağını bir gözünü koyup oyun oynamaya çalışan çocuklar bilir. Evin her tarafında buram buram yemek kokarken ve anne mutfakta hızla yemek yaparken evin ne kadar saadet dolu olduğunu hisseden çocuklar bilir. Babanın eve gelmesiyle hemen yere serilen sofra beziyle birlikte aile olmanın hissini yaşayan çocuklar bilir. Ekmeğin en güzel yerini kucağına koyan babanın çocukları bilir… Yemek yerken en sevdiğinden başlamana izin veren sevimli annelerin çocukları bilir…

___

Babası eve geç gelen çocuklar bilir(!) Annesi yemek derdine düşmeyen çocuklar bilir(!) Her günü makarnaya talim ettiren işine geldiğinde yemek yapan işine gelmeyince dışardan sipariş veren ailelerin çocukları bilir(!) Mutfağı akşamüstü yemek kokmayan ailelerin çocukları bilir(!) Yemek için babanın beklenmediği nice akşam yemekleri gören çocuklar bilir(!) Annenin hep sitem ettiği, o yemek bitecek diktalarının tavan yaptığı sofraların çocukları bilir(!) Anneyle babanın bütün sorunlarını sofrada konuştuğu ve çoğu zaman sonunu şiddetli kavgalarla geçirdiği ailelerin hep görmezden geldiği çocuklar bilir(!) Boğazında düğüm olmuş yemekle alamadığı lezzetin aslında çoğu zaman sevgisizlik olduğunu öğrenmiş çocuklar bilir(!)

Aslında bir çocuk bir lokma yiyeceği yutarken etrafında ne oluyor ne bitiyor hepsini çok iyi bilir!


Amak-ı Hayal

31.08.2012

Boya Sandığı


Otobüs bekliyorum. Güneş kızdırmış caddeyi. Elimi alnıma atıp caddeden hızla geçen o arabalardan hangisi Kadıköy’e gidiyor diye bakınırken görememişim… Ben değil bir tek, fark ettim ki yığınla durağa doluşmuş kimse görmemiş onun nasıl bir yorgunlukla uyukladığını. Çok yorulmuşa benziyordu. Ayağında kahverengi kumaş pantolon vardı paçaları yıpranmış. Üstünde gömlek, kolları sıvanmış. Başında kır saçları vardı yaşı kim bilir kaç. Eğreti sandığına bakacak olursak ya çok çok fakir ya da kendine iyi bir sandık edinmediğine göre bu işi sürekli yapmıyor.

Mayışmış... Çömeldiği yerde daldıkça sarsılıp gözünü açıyordu. Çok üzüldüm… Güneşin altında oluşuna üzüldüm. Orada kimse ayakkabısını boyatmaz ona üzüldüm. Sandığının eğreti oluşuna üzüldüm. Güneşten çok etkilenmiş yüzüne üzüldüm. Yorgunluğuna üzüldüm. Emekli yaşı gelmiş her insan gibi evinde olamayışına gerçekten üzüldüm…

Binlerce var onun gibisi sokakta biliyorum. Abartılı gibi görünüyor üzüntüm. Ama o bunu öyle hissettirdi ki bana. Rahat yatağa hasret bakıyordu yorgunluğu. Ayakkabılarıma baktım boyanacak gibi değildi. Eline para versem, çekindim kızar mı diye. Üzülerek durağa doğru çevirdim yüzümü. Tam vazgeçmiştim ki mendilde sattığını gördüm.

İki mendil aldım ve elimden geleni yaptım. Parayı uzattığımda öyle güzel gülümsedi ki anlatamam. Bereket versin dedi…

Dilerim bereket verir Allah…
Çünkü hepinizin gönlümde kocaman bir yeri var…

Amak-ı Hayal

29.08.2012

Sadece İyi Olmanı İstiyorum


Yakan hasretlere inat… Öyle hayaller kuruyorum ki. Mesela sen gün yüzü görmeye başlamışsın. Eskisi gibi yemek yapmaya başlamışsın. Ben sana kızıyorum yine abartma şu yemek faslını diye… Biber dolması bilen erkek olarak seninle övünüyorum yine çaktırmadan. Sen yine eskisi gibi mülayim…

Biliyor musunuz biz hiç kavga edemiyoruz diyorum arkadaşlara. Bizim bu bilmem kaçıncı senemiz diyorum… İnsanlar bize özeniyor… Herkes ilerlemeye çalışır bense senin eskisi gibi olduğunu hayal etmekle yetiniyorum… Temizlik yaptığın için telefonuna bakmayıp beni çıldırttığın zamanları özlüyorum…

Güçlü kuvvetli zamanlarını özlüyorum… Gece yarılarına kadar çalıştığın zamanlardaki enerjinin geri gelmesini istiyorum… Hastalığa kaptırdığın tüm gücünü ve bedenini keşke geri alabilsen... Kalbinde başlayan ve bugün nefes almanı dahi zorlayan bütün imkânsızlıkları söküp atsak…

Atamadık…

Öyle hayaller kuruyorum ki…
İçinde senin ağrıların olmadığı ve aldığın nefesten korku duymadığım günler düşlüyorum…

Ben sadece senin iyi olmanı istiyorum…


Amak-ı Hayal

22.08.2012

Acı Çekme İstedim…


Susarken sen, uyurken bol bol, ben seni çok özledim… Seni uyutan hastalıklara inat sevdim yüzünü, alıp koynumda uyuttum. Şefkat hep iyi eder derler ya, ben hep iyi ol istedim. Ben olsam iyileşirdim ama sen iyileşemedin. Kaç geceyi kalbimin üstünde geçirdin, sıcağımı sıcağına kattım. Sen uyurken ben sadece uyukladım. Sen ellerimde iyileşemedikçe ben her şeyi kaybettim…

Yanındayken bol bol yalnızlık çektim. Sen sessiz sessiz çekerken ağrılarını ben anladım aslında… Anladım… Beni bırakıp gitmek üzeresin…

Dönüp bakıyorum geçmişe ve onca seneye… Aslında biz hiç anlaşamamışız seninle. Senden yana bir sürü şikâyet bir sürü dert biriktirmişim ben. Aslına bakarsan başkalarıyla çok daha mutlu olunacak kadar eksiydin sen. Beceriksizdin, tercih edilmeyecek kadar rahatına düşkün bir tiptin… Elini bir kez taşın altına sokmadın mesela…

Şimdi istesen de sokamıyorsun. Ve ben istesem de artık sana kızamıyorum. Tüm teslimiyetinle savunmasızca uyuyorsun kollarımda. Bana bir şey olursa hiç ama hiç üzülme diyorsun.


Amak-ı Hayal

16.08.2012

Ve Sonra Yeniden Daha Güçlü Devam Et Hayata...


Sonra zaman seni tutsak almak için türlü türlü oyunlar oynamaya başlar. Önce delicesine sevdirir. Sonra kaybettirir. Önce kazandırır sonra elinden alıverir. Gün gelir sevindiklerinde üzüldüklerinde birbirine karışır. Bazen ciğerlerine dolan hava içine sığamayan harika bir yaşama sevincidir. Bazen de öyle anlar gelir ki verdiğin nefesi geri almak istemezsin.

Döner durur hayat. Bazen anlamsız gelir, bazen ise her şey manidar. Yaşıyorsan umut var hala. Gün gelip boğazına kadar çıkmaza da girsen sakın unutma yarın hep var. Gözünü açtığın günü aydınlatan güneşin doğuşuna bak. Onun her gün kazandığı zafere bak. Gün gelir utanırsan bir gün çaresizliğinden, dönüp de bir karıncanın o müthiş mücadelesine bak. Ağzında bir damla ile bir petek balı inşa eden azimli arıların kanatlarına bak…

Gün gelir bütün değerli şeyler vazgeçilir olur. Kıymetsiz olur. İnsan ne kadar çok etrafındaki şeylerden, emek verdiklerinden vazgeçerse o kadar kendinden de vazgeçmiş olur. Bir şeyleri bırakmak kendini bırakmaktır. Kendini bırakmak mutsuz olmaktır. Mutsuz olmak kendinde kaybolmaktır…

Asla kendi içinde kaybolma. Aldığın nefesten asla pişmanlık duyma. Yaşıyorsan var, bütün fırsatlar... Tüm aydınlıkların başlangıcısın sen. Tüm ümitlerin, tüm güzelliklerin, yaşanacak bütün olması gerekenlerin… İnsan içinde bir azimle doğmaz. Azmin içinden gelmesini bekleme… Bir kuşun kanadına takıl, bir hastanın zayıf nefesine, bir sağırın duyamadıklarıyla gösterdiği tebessüme… Bir engellinin başarılarından al azmini, bir eğitim mücadelesinden, bir çocuğun kumdan kale için gösterdiği çabadan, bir arıdan, bir karıncadan… Yuvasını zayıf kavakların uçlarına sapasağlam kuran kuşlardan…

Bir başarı öyküsünden al gücünü. Tek bir sözden… Tek bir sızı olsun içinde en umutsuz anlarında bile seni harekete geçiren…

Öyle bir sızı bul ki kendine. Vazgeçmesi, pes etmesi, yoruldum demesi asla mümkün olmasın. Öyle bir sızı edin ki hatırlayınca yüreğin titresin. Canın acısın… Azmini tetiklesin… Öyle büyük düşün ki kork hedeflerinden. Korka korka git hayatının peşinden…

Ve sonra dönüp bak geldiğin geçtiğin o amansız tipilerin mağduru olduğun hayatına…
Bak ve gurur duy kendinle…
Bak ve gurur duy!

Amak-ı Hayal

11.08.2012

Dualarda Buluşuruz


Her yangınında eline uyku haplarını alan, kendini gecelerin sarhoş kollarına atan insanlara inat, dualarla seviyorum seni. Ne zaman benden uzaklaştıracak hastalıkların dirayetsizliği kaplasa seni, geceleri yasinlerle kapatıyorum. Elimden binlerce tesbihat geçiyor, gönlümden binlerce dua…

Belki bitirdiğim o 4444’lü salâtı tefriciyelerin hatırına hala yakınlarımdasın… Belki iki yakasını zorla bir araya getirdiğim bu ilişkinin derme çatma duruşu bile bir duanın sebebiyetindendir. Özlemek beni sana değil Allah’a yakın ediyor. Secdeden kalkamayan başımın çaresizliğisin sen… Acizliğim hatimlere sebep…

İnancı, umutla çaresizlikten birleştirdim ben… Ne zaman seni görememenin hüznüne düşsem gözyaşlarımla yarışan dualar ettim… Aldığım nefesin yarısını sana versin istedim. Ömrümden ömrüne hediye olsun canım istedim. Acı çekme, özlemin acısı yeter bize hastalıklar senden uzak dursun istedim…

Ben sadece çok istedim…
Olmayınca dönüp isyan etmedim.
Dua etmeye de seni sevmeye de devam ettim…



Amak-ı Hayal

8.08.2012

(Sadece) Yorgun...


Bazen delice koşmuş nefesi kursağında yarım kalmış biri gibi hissediyorum kendimi. Hemen çocukluğum geliyor aklıma. Peşinden bir ağlama hissi. Sonra derin bir yanma hissi… Derken anlıyorum yaş olmuş bilmem kaç. Ellerim olmuş kocaman. İçimde ağır özlemler. Elden çıkarılamayanlar, yerine koyulamayanlar…

Ateşim çıkıyor yerli yersiz. Çok ağlayınca hep ateşim çıkar. Bazen istemesen de bakarsın o tuzlu şeyin tadına. Fark etmeden aşar yüzündeki sınırı. Bakarsın ki bir hadsizlik edip inmiş göğsüne kadar. İstersin ki sel olsun ortalık, bir çizgi film karesi gibi...

Olmaz…

Bazen öyle sıkar ki canını bir şeyler. Bazen öyle çok üzülürsün ki… Bazen öyle çok birikir ki söylenmişler söylenememişler… Ne yapsan çıkmaz içinden. Tek bir bahaneye bakar hüzün… Tek bir sebebe, tek bir söze bakar…


Amak-ı Hayal

25.07.2012

Canlı Kareler


Kaç yaşında başladım ben oruç tutmaya acaba? Düşünüyorum ama tam olarak kaç yaşımda başladığımı hatırlayamıyorum. Aklıma yine çocukluktan kalma hatıralarım geliyor. Tekne oruçlarım… Öğlene kadar bile tutamadığım oruçlar hatta… Mutfağı aşındırıp durduğum ve en sonunda dayanamayıp yediğim bir ton tekne orucum var. Küçük küçük yediğim hiçbir yiyeceğin orucumu bozmayacağına inandığım ve aslında daha başlamadan bozmuş olduğum oruçlarım var. Bir çinko kazan geliyor aklıma. Küçük bir kazan… İçinden kavurma oyup yediğim. Mutfak kapısının arkasındaki gizli hazinemdi o benim. Dolapta köstebek gibi oyduğum antep fıstıklı helvam. Sırf fıstıklarını yemek için oyup oyup ortalığı berbat ettiğim birçok helvalı hatıram var. Şimdilerde bir çocuğu dolaba girmiş helvadan fıstık ayıklarken görsem kulaklarından tavana asarım herhalde. Ama birileri bize tahammül etmiş. Sabır demek ki böyle bir şeymiş…

Ne kazanmadığım oyunlar ne de mutsuzluklar. Sanki hep kazanmışım ben bu hayatta. Sanki her şey benim olmuş gibi anıyorum bazen eskileri… Bir şeylerin tadı, kokusu kalmış hafızamda. Söğüt kokusundan tut da haşlanmış mısır kokusuna kadar harika hepsi. Tırnaklarımıza oje niyetine geçirdiğimiz çiçek yapraklarının kokusuna kadar her şey o kadar canlı ki… Sanki hala teyzem çocukluk arkadaşım. Sanki şimdi çıksak hurçların tepesine otobüsçülük oynayabilecekmişiz gibi. Ah ne zaman eskiyor eskiler… İnsanın çocukluğu nasıl böyle diri kalıyor. Neden unutmuyor paylaştıklarını, tadını bellediği helvayı, kavurmayı, yağda ölmüş soğanlı ekmeğini, deli gibi yediği salçalı makarnasını… Bayramlığının kokusunu, komşuda yediği tatlıyı, en sevdiği oyuncağını, en kadim oyun arkadaşını…

Amak-ı Hayal

21.07.2012

Matlaşmış Hisler


İnsan bir kez incinmeye görülsün. Rüyalarında bile içleniyor. Gönül bağının bir dönem kuvvetlice olduğu kimseler varsa hayatında, gücenmek, darılmak bilincin ötesinde yerleşip kalıyor. En çok sevdiklerimin içinde olduğu rüyalardan etkileniyorum ben. Öyleleri var ki üstünden nice zaman geçmiş, şehirler, duygular geçmiş… Hatra geldiğinde ne hissettiğini bile bazen bilemediğin, belirsiz duyguların muallâkında kalan insanlar var. Ama gel gör ki bir kez gücenmişsen bir rüya yetiyor başa dönmek için. İşte o zaman belirginleşiyor üstünden onca zaman geçmiş duyguların hangi tarafı daha çok benimsediği.

Tatlı hatıralarımın ve üstüne içerlediğim davranışların gerisinde kaldığımız, kadim dostum;
Dün gece gördüğüm rüyayla bir kez daha anladım ki ben seni özlüyorum. Hala gücenmiş ve sana küskün bir gönüle sahip olsam da seni özlüyorum. Hayatının gidişatını kabullendim, benimsedim, bilmesem de gördüğüm kadarının renkliliğine kapılıp sevdim.

Bilmediğim çok şey vardır eminim. Belki bıraktığım senle benim aramda uçurumlar oluşmuştur. Belki görsem yakınında olsam… Neyse boşver… Bugün sana gerçekten masumane bir mektup yazmak istedim (eskisi gibi). Renkli kâğıtlar ve çocuksu bir zarf seçmek istedim. Sonra vazgeçtim…

İnsana yaşadığı tüm duygular masumane gelir. Ama birçoğu iyi değildir, zarar verir. Şimdi eline gönderen kısmında adımın yazdığı bir mektup geçse, aynı masumiyetle okur musun acaba… Ya da ben aynı saf cümlelerle anlatır mıyım, seni dert edindiğim düşüncelerimle.

İşte bunu deneyemem. Sana bir mektupla bile artık gelemem…


Amak-ı Hayal

18.07.2012

Özgürlük Sorumluluktur


Bir gün tek bir bankta hayatının en önemli kararını verebilirsin. Bazen ayrılıklardan yana olur bu kararlar bazense sevdadan yana. Her şey bir kararla başlar aslında. Bugün verilen her karar yılları etkileyebilecek potansiyelleri de beraberinde taşır. Bazıları çok zor verilir bazıları ise kolay. Bazıları için elini taşın altına sokman gerekir bazıları ise nispeten daha kolay. Verilen bir karar ne kadar özgürlükten yanaysa o kadar sorumluluk demektir. Bir karar verdiğinde midende ağrılar başladıysa hakkını özgürlükten yana kullanmışsın demektir.

İnsan vardır ki dışarıdaki mücadele gerektiren o hayatın içinde olmadığı halde onlar kadar efor harcar. Burada bir tezatlık ve haksızlık vardır. Bu durumun mağdurları olarak ben en çok ev hanımlarını gösteriyorum. Bazılarının gerçekten hiç kıymeti yok. Emeğinin değeri yok, yirmi dört saatinin bir kıymeti yok, isteklerinin kıymeti yok… Yaşamı birbirlerini tüketmek adına yürütme sıkıntısı yaşayan çatıların altında kocaman bir hiçlik yatmaktadır. Hiçliğin boşluğuna kendini atmış nefessiz hayatlar tanıyorum. Emeğin hor görüldüğünü tek taraflı baskın haksızlıkların yapıldığı insanlar tanıyorum. Tanıyorum da elimden hiçbir şey gelmiyor.

Sonra dönüp bakıyorum. Elimden bir şey gelmesi de bir şey ifade etmez aslında. Çünkü her insan kendi küllerinden doğar. Her insan kendi vereceği kararlarla ayağa kalkar. Çünkü her insan değişimi ve yeni bir başlangıcı kendi istemek zorundadır…

Ben bu yüzden güçlü kadınları seviyorum.
Sorumluluktan korkup sinen kadınları değil mücadeleyi göze alan kadınları seviyorum…

Amak-ı Hayal

10.07.2012

Samimiyet


Eskiden kooperatiflerle ev sahibi olmak daha revaçtaydı. Ama geç biterdi böyle başlanan inşaatlar. Hatta eskiden inşaatlar hep yıllar sürerdi. Bizimde kooperatiften alınmış taksiti gırtlağa gelen bir ev sahibi olma telaşemiz vardı. Oldu da! O olana kadar annemle milyon hayalle içini günde beş yüz kez dayayıp döşerdik… Güzel günlerdi. Ama sorsan aklımda sadece bir anı kaldı, o günlere dair. Kooperatifin bekçisinin evi!

Babam bir gün tuttu elimden beni varoşların sokağına soktu. Varoşta denmez bir çingene mahallesi diyelim. Birinin, boyası kabarmış, rengi solmuş tahta kapısını çaldık. İçerden kooperatifin bekçisi çıktı. Bizi kırk yıllık dostu gibi içeri aldı. Bir adım attık hop diye salona girmiş bulunduk. Meğerse hepi topu iki odası varmış zaten. Sessiz, sakin ve hafifte çingene hantallığındaki hanımı bize ikram için içeri girip yanmış bir kete ve bir bardak çay getirmişti.
Suratına bakılmayacak nitelikte yarısı yanmış bir kete ve yanında plastik bir bardakta çay…

Ama işte dememek lazımmış öyle. Bazı ikramlar varmış ki ömrü billâh damağında kalırmış insanın. Anlayacağın benim o gün içtiğim çayla yediğim ketenin tadıda damağımda kaldı. İkram gönülden olunca sunulan yanıkta olsa baldan tatlı gelebiliyormuş insana.

Biri size alüminyum tabakta yiyecek, eğreti bir bardakta içecek getirirse düşünmeyin temiz mi pis mi. Belkide aldığınız alacağınız en tatlı ikram o olur...

*Kete: Erzincan usulu bir tür hamur işi.

Amak-ı Hayal

26.06.2012

Çıkmaz Sokak


Bazen tek başına kaldığın, yabancı ama aynı zamanda olabildiğince aşina sokaklardan birinden geçersen, içinde bir çocukluk demleniverir.  Gözün sokaktaki çocukların heyecanına karışır, yerde gezinen o renkli topa heves edersin. Yerde alçı kırıntısından bozma tebeşir çizikleri… En işe yarar “lap” taşı nerede diye bakınırken bulursun kendini, sanki bulsan oynayacakmışsın gibi, sanki oynasan herkesi yenebilecekmişsin gibi… Sekize kadar o oyunun serüveni sonra birde tersinden oynadı mı kimseyi tutamazsın bir arada, herkes sıkılıverir…

Çocuksuz sokakların ıssızlığından da geçiyor olabilirsin elbet. Çöp konteynırları zincirli, etrafında “sezen apartmana aittir çöpünü atma!” uyarıları… Dutlar dökülmüş kaldırımlara, ağır tatlı kokusu basmış ortalığı. Bir rüzgâr var savunmasız duygularına sinsi sinsi üfüren… Etrafında senden daha hızlı ilerleyen toz, kum taneleri… Gözlerine doluşmuş rotası bozuk çerçöpler… Ve o hüznün sokağında yanından geçen bir kuru yaprak, bir anlamsız poşet…

Takıldı değil mi seninde gözüne… Arabanın altında bîperva gölgelenen köpekler. Yol çalışmaları yüzünden suratını buruşturmuş asfaltlar… Duvarda kocaman “Seni seviyorum Hatice” cesareti… İnsan nasıl olurda en anlam yüklü hatıralarının sokağında kendine ait bir tane bile bir şey bulamaz… Bir boyası atmış, pası çil yapmış içeri girecek kendine ait kapı bulamaz…

Niye mi anlattım bu sokağı sana.
Bil istedim sadece. Sadece bil istedim…

Amak-ı Hayal

24.06.2012

Bitti! Buraya Kadarmış Dedim...


Dedim… Dedim de ağzımdaki söze senet olamadım. Ağırlığımı koyamadım gönlüme. Elimi varlığımın ağırlığına katıp vuramadım masalara. Ben sadece bitti dedim. Dediğim gibi olamadan söyledim.

Öyle ki gidişler dönüşlerin bileti gibi oldu. Artık vedalar sadece dolu gözlerle izlendi, özlemler özlemin acısıyla daha çok bağra basıldı. Ama hep bir eminlik vardı. Dönecek kelimesinin eminliği vardı sende. Bu gitmeler kendini kandırmacaydı, çocukça bir oyunun parçası gibi görünen ama her seferinde gerçekten gidilen bir parçaydı.

Zayıfım dedim kendime. Ben en çok sana zayıfım, zaaflarında kaybolmuş bir çaresizliğin, acizliğin katmerli huysuz tadı var damağımda. Sende de var tadıyorum. Kalan olmakta lanetlice... Sabahları sana acıyarak, akşamları kendime acıyacak geçiyor zaman. Yalnız uyumak benim çaresizliğim, ayazım oluyor. Mutsuz kapatıyorum gözlerimi, rüyamda seni görüp sevinemeden geçiyor o karanlık derinlikler. Sabahları yalnızlığa açıyorum gözlerimi bazen geceden kalma ağrılara gebe uyanıyorum. O zaman anlıyorum seni. Anlamak zor geliyor yine… İşte bu yüzden biliyorum zor gecelerin sabahına uyanıyorsun sende…

Buraya kadarmış dedim. Yine geldim, yine gittim… Sorsan hala affetmedim… Hala yaralı bir güvenin kanatlarına sığınıyorum. Bir yanımı ısıtıp öbür yanımı teselli ediyorum. Sağımdan soluma geçmeyenlerin tesellisinde boğuluyorum. Ah ne var ki yinede çekip gidemiyorum, gitsem de kalamıyorum… Kalsam da susamıyorum…



Amak-ı Hayal

3.06.2012

Kendimle Çelişiyorum


Kendimi anlaya çalışıyorum. Anlamaya çalıştıkça kafam karışıyor. Sonra onu çözeyim derken daha çok dolanıyorum kendime. Sevimsiz bir yüz ifadem var görmek bile istemezsin. İnsan kendinden sıkılır mı? Ben bazen sıkılıyorum. Çok konuşuyor iç sesim. Her şeye ama her şeye konuşuyor. Kendi kendimin kaynanasıyım sanki…

Ufak işleri aynı anda yapmaya bayılsam da, önemli işleri aynı anda yapmaktan müthiş asabiyet duyuyorum. Bloke oluyorum. Varım ama yok oluyorum. Dün nerde sınava girdin diyen arkadaşa yarım saat cevap veremedim mesela. Dün yediğim yemeği de bir sor, onu da hatırlamam emin ol. Anlayacağın hafıza uçup gidiyor benden. Hele üstüne bir de farklı sorunların stresi yüklenince bildiğin zıtlaşıyorum kendimle.

Hani böyle aman kızlar pis, aman insanlar düşüncesiz, aman insanlar anlayışsız, duyarsız falan diye yazdığım yazılar var ya, işte oradakiler gibi oluveriyorum. İki haftadır dokunmuyorum odama leş gibi, üstümü değişmiyorum evde kaç gündür aynı şeyleri giyiyorum. Makyajımı çıkarmıyorum. Yatağımın içinde bilumum silgi artıkları, kalem uçları var. Çalışma kâğıtlarım masam hariç her yerde. Üstüne iş materyallerim nereye el atsan karşına çıkıyor. Dün sınavdan gelip, çantamı yastığımın yanına koyup yatmışım. Hayır, yani görende içinde bir şey var sanır.

Karıncalarla aram bayağı iyi... Gerçi son derece severim kendilerini ama başucuma koyduğum kola bardağıma abanmasalardı iyiydi. Evde kırıntı problemi hiç yaşamıyoruz(!) Bir çekirdek tanesi düşsün karıncalar takım çalışması yapıp süratle götürüyorlar. Bana da izlemek kalıyor. Isırıyormuş bu meretler. Kardeşimi haşat etmişler ama sanırım onlarda anladılar bana bulaşmanın akıl karı olmadığını ki bu yüzden bana hiç geldikleri yok.

Hayat yemin ederim ekşimiş cacık gibi. Yolda kendimle çelişik durumuma anlam vermeye çalışan, iç sesimle, istişare içinde ilerliyordum bugün. Yoldan bir doğan geçiyor yüksek ses Ankaralı Turgut ciyaklaması ve içindeki delikanlı beni kesiyor. Hah diyorum bir sen eksiktin.
Bugünkü sınava girmeden evvel bir kızla konuştum meğersem aynı dönemlerde aynı okulda okumuşuz. Dünya çok küçük onu anladım. Az kurcala herkesle tanıdık, akraba, sevgili, hatta kardeş bile çıkabilirsin. Abartmıyorum gün gelecek böyle olacak bak, görürsün/üz!


Amak- Hayal

31.05.2012

Dilemma


Sana gelmek için türlü bahaneler uyduruyorum. Uzaklaşmak içinde kendimi her gün gerçeklerle yüzleştiriyorum. İstiyorum ki gerçeklerle yüzleşirken öfke, sinir, kin duymayayım ve sana yaklaşmak için bahaneler uydurduğumda da fazla duygusallığa kapılmadan aşayım bir şeyleri. Yapamıyorum… Eşit bir uzaklıktan olması gerekene duygular karıştırmadan yaklaşamıyorum. 

Şimdi kim üzüyor beni sence. Sen mi? Öyle değil işte. İnsan en çok kendi kendini üzüyor istekleriyle, arzularıyla, başa çıkamadığı duygularıyla... İnsan en çok kendine yeniliyor. Düşüyor, doğruluyor üstünü başını görmezden gelerek yine devam ediyor.

Sorsan bana en çok senin yıpratmışlığındır bizim sonumuzu hazırlayan derim. O sona hiç katkım yoksa bile hala yakınında olarak, farklı bir paye ediniyorum kendime. Senden daha fazlasını yapıyorum sanki istemeye istemeye. Öfkemi besleyeceğime sevgimi besliyorum. İkisinin ortasında olunmuyor belli ki. Ama sevmek yakınlaştırıyor gayriihtiyarî. Ve başa sardırıyor her şeyi. Bense başa sarmak istemiyorum.

(masum)Yalanlar söyledim bende sana. Gece korkmamıştım, kâbusta görmedim, sen ilgilen diye söyledim hepsini. Ama biliyorum beni sana yaklaştıran yalanlar umurunda bile değil. Zaten bensiz uyuyamıyorsun bunu kendine ceza gibi görüyorsun. Zaten bir sebebe bakıyor gel deyişler. Ve biz fırsatları hiç kaçırmıyoruz ömrü kaçırdığımız kadar. Sen halinden memnun huzurla uyuyorsun sarılınca. Bense başka yalanlar peşindeyim tek kullanımlık. Bense inandırdım kendimi korktuğuma ve sarıldım sana sıkıca. Bir dünya sebep var sırtımı dönmem için. Ama yapamam…

Git demek gel demekten daha ağır geliyor. Uzak iki şehri birbirine bağlayıp seninle gözlerimi kapatıyorum…
Amak-ı Hayal

30.05.2012

Derin Uykular

Yüzümdeki makyajı silmeden yattığım oluyor. Dişlerimi fırçalamadan, üstümü değişmeden… Kendinden desenli yastık kılıfımı sabah ruj lekesiyle, kalem bulamacı olmuş gözyaşı dalgalarıyla bulacağımı bile bile… Her gün ağzımda tatsız, kekremsi bir tatla uyanacağımı bile bile… O kılıfı her gün yıkamam gerekeceğini bile bile… Sensiz gecelerin zorluğuna inat umursamıyorum.


Her şey normalmiş gibi normal işlerimi göremiyorum. Acizlik gibi görünür belki de. Özlemek bence acizlik… Çaresizlik… Kısaltamadığı mesafelerde kaybolur insan. Rüyaları bile uzar. Aşılamaz görürsün her şeyi.

Aldığın nefesi geri vermek istemediğinde başkalarına sadece komik görünürsün. Hâlbuki bazen yaşamaktır komik olan…



Amak-ı Hayal

28.05.2012

Detaycı Olmak 2



Yine her zamanki gibi kendi iç sesimle istişare içindeyim. Karşıdan çocuklu bir kadın geliyor. Çocuk olabildiğince arsız, anne olabildiğince inat… Uzlaşma annenin dayağıyla sağlanıyor. Yolun ortasında genişçe kulaklarını annenin kemirgen tırnakları arasına veriveriyor çocuk. Sokak ortasında olmasa böyle şeyler diyorum. Diyorum ama kucağında daha da küçük bir çocuk, kolunda bebek çantası ve önde giden alçak dağları ben yarattım edasındaki kocasına bakınca başımı sola çevirip yoluma devam ediyorum. Bu herifler ne zaman paylaşmayı öğrenecek deyip kadını içten içe haklı buluveriyorum.

Yine vitrin camlarını eleştirip gayri ihtiyarı bir hal ile mağazalardan birine giriyorum. Bu sezon ispanyol paça pantolonlar daha ön planda, sanırım lacivert ve bordo tutkum pantolona da yansıyacak diye kendimle konuşurken kabindeki seslere kulak veriyorum istemeden. Satış danışmanı ısrarla bu size çok güzel oldu diyor. O kadar çok beğeni cümlesi kuruyor ki kabinden iyice çıkmasını beklerken buluyorum kendimi. Meraklı gözlerle bakıyorum “o kadar güzel olan ne acaba” diye… Dar beyaz pantolonlu bir kadın çıkıyor. İçindeki iç çamaşırı bağırıyor ifşa edildiğinin farkına varmışçasına. “içim görünmüyor değil mi ? Sanki bu pantolon iç gösteriyor” yok yok size öyle geliyor ısrarları eşliğinde kasaya varıyor. Ah ne sahtesin hayat. Şimdi durdursam seni çamaşırının rengini söylesem kesin bana kızarsın egomuzdan geçilmiyor çünkü; hep en güzelsin, harikasın cümlelerini duymak gibi bir huy edindik!

Gülmeyi öğrenmek için senelerimi harcadım ben. Çünkü bize başımızı öne eğip ciddi olmayı dikta ettiler hep. Sonra gördüm ki bir sadaka bile vermez olmuş yüzüm. Konuşma özürlü olmuşum. Selam vermek zor gelmiş. İçimle konuştuğum kadar dışımdakilerle konuşsam her şey daha sağlıklı olacakmış. Geç oldu ama fark ettim hepsini. Değiştim, geliştim, öğrendim her birini. Şimdilerde ise yüzümde en çok tebessüm mimiklerinin derinliği var. İnsan gülmeye gayret edince bir zamandan sonra üstüne yapışıyor bir parçan oluyormuş. Bunu bir seminerde duyduğumda samimiyetsizce gelmişti. Ama hiç düşündün mü samimiyetini geliştirmek için bazen samimiyetsizce de olsa "tebessüm" etmen gerektiğini…

Tecrübeyle sabit…


Amak-ı Hayal

27.05.2012

O Bizim Kavuşmalarımız Yârim, Mahşere Kaldı…


Sevgili yıllar sonra tek bir esintiyle yine düşer eteklerine. Gel der yine içli içli. Gel derde gidilmez bir vakitte, itemezsin bir çocuğu itip de terk eder gibi. Azarlarsında korkmaz bilir senin içini. Avuçlarını bir ateş sarar. Tüm gövdende hasret ateşi yanar. Bir dokunsan, bir sarılsan tüm ruhunu teslim edip yok olacakmışçasına hisli ve istekli.

Ama işte onca geçen zamanın üstünde eskiyememişsin sen. Zorladın da olamadı ya bir vakit. Artık zorlamaya da korkarsın. Nasip değilse eğer yine acı çekmek vardır işin ucunda, göze alamazsın. Vazgeçmez sevgili. En çok sağlığını merak ettiğim sevgili… Bunu bilirmişçesine durduk yere; “tavsiye ettiklerin iyi geldi” diyor. ( Bak sen bana iyi geliyordun yine iyi gel demek istiyor. İstiyor da anlamak zor geliyor. ) Bense içimden o bizim kavuşmalarımız yârim, mahşere kaldı… Diyorum.

Hepsi mahşere kaldı.
Kokun, sesin, tenin, nefesin…
Bütün söylenememiş sözler…
O özlem var ya o özlem, karşımda çocuk gibi ağlatan seni,
Beni bilmediğim duyguların sürüncemesinde bırakan…

Ah işte o kavuşmalar mahşere kaldı…


Amak-ı Hayal

10.05.2012

Korkuyorum


Hangi taşı kaldırsam altından sen çıkarsın diye korkuyorum. Senden korkmuyorum hissedeceklerimden korkuyorum. Bir süre zarfı dâhilinde her şeyin kuş tüyü gibi uçuşuna şahit oluyorum. Hafifsin… Hafifim… İnce çorapla süet çizme giymişim gibi iyi hissediyorum kendimi. Saten geceliğimle yumuşak yastığımda yatarmış gibi rahatım. Ama ne zaman birini sana benzetsem korkuyorum. İçim acıyor. En başa tekrar sararımda senli hislerden kurtulamam diye korkuyorum. Yanında birini görmekten korkuyorum. Sesini tekrar hatırlamaktan korkuyorum. Kendimden emin olamamaktan korkuyorum…

Hatırlarsında seninde düzenin bozulur diye korkuyorum. Varsa biri, en zararsız benden ürker diye ya da düşmanlık eder diye korkuyorum. Mecbur kalırda bir karşılaşmada elini sıkmak zorunda kalırım diye korkuyorum. Gün gelir çocuklarımız aynı sınıfa düşer diye korkuyorum. Farklı sevdaların ortak noktası olmaktan ve yan yana kalmak zorunda kalmaktan korkuyorum.

Senden korkmuyorum. Yaşadıklarından, yaşayacaklarımdan… İçimdeki sönmüş volkanların tekrar aktifleşmesinden tedirginim sadece. Bunu sen bilemezsin bende bilemem. Yaşamak lazım korkusuz... Öylede yapıyorum zaten. Yeter ki kimse sana benzemesin. Gişede bir memur senin gibi konuşmasın. Sevgi hareketleri sen gibi olmasın. Gülmesin kimseler senin gibi candan, içten, sıcacık. Güldüğü için güldürmesin beni senin gibi.

Geçti hepsi. Hafifledim derken tamda, çıkarsan bir yerden yine, en olmaz bir yerde. İki yol kalır biri çıkmazlı. Ya selam vermek zorundayım can çekişe çekişe ya da hatırlamam seni hiç belki de…

(Bütün yazılarımın konusu ben değilim)


Amak-ı Hayal

8.05.2012

Güvensizlik


Güvensizlik başlı başına bir sorundur hayatta. İnsan yeri gelir kendine bile güvenmez. En sevdiklerine, en bildiklerine, en çok güvensin istediklerine, hayata, yaptığı işe, söylediği söze… Güvenmezsin işte. İstersinde olmaz bazen. Kimi zamanda can alıcı noktası en çok umduklarının sana güvenmeyişidir. Hele ki o ailense insan iki kere üzülür. Sahi ya bir insana ailesi de güvenmezse geriye kim kalır?

Bazıları lafta söyler hep, arkandan aleyhine delil arar durur. Ailende varsa hele ki böyleleri dost mu düşman mı insan bir düşünür. Hiçbir şeyde yapmamışsan daha çok koyar bu paranoyaklık. İnsanın ruhunu zedeler. Belki de sinsi bir öğüttür bu “babana bile güvenme” demeler. Gördüklerine, duyduklarına inanan anne babalar vardır. Bu kadar basittir işte yargılamak, kolayca kanmak ve haksızlık için büyük adımlar atmak. Bir söze, bir yanlış anlamaya bakar güven köprüsünü yıkmak.

Hangisine daha çok üzülür insan. Güvenilmediğine mi? Yoksa altında yatan o hiç tanınmamışlığa mı? En çok kimin kalbi kırılır? Güven bağı olmayan ailelerin içinde de kocaman sevgisizlik vardır. Güçsüzlük vardır. Yanlış yaklaşımlar ve yabancılaşmak vardır. Güvenin kalbini kırdıysan bir kere o insanın seninle bir şeyleri paylaşması artık fazlaca imkânsızdır.

Anne babalar çocuklarını bebekken ki kadar masum sevmiyorlar. Küçükken attığı bir adım için kocaman takdir edilen o çocuklar, büyüdüğünde de aynı desteğin güvenini bulamıyorlar. Hep bir baskı hep bir güvensizlik peyda oluyor. Ve maalesef bu daha çok sözde değil histe fark ediliyor. Her şey bir yana haklı çıktıklarında en çok onlar üstüne geliyorlar. Nasihat için fırsat arayan anne babalar görevlerini başarıyla yerine getirdiklerini sanıyorlar. Yanılıyorlar. Büyüyünce hiçbir şey değişmiyor aslında. Bir evlat anne babasına hep muhtaç…

Büyüdüğünde ve özgür olduğunda anne babasının yüzünü bile görmek istemeyenlerin inceden inceye yeşermiş tohumları bunlar. Her fırsatta nasihate boğduğun ve güvenmediğini her eyleminle fark etmeden ele verdiğin, zamanın birikintisi bunlar. Bir evladına sarıldığında her seferinde senden kaçıyorsa düşün bakalım bu soğukluğun sebepleri nelerdir?

Düşün çok iyi düşün…
Bütün samimiyetsizliğin sende saklı…
Bir de hiç bilmediğin kırıklıklarda…


Amak-ı Hayal

26.04.2012

Bilmiyorsun


Şimdi sanıyorsun ki susmak unutmanın göstergesi
Ah bilmiyorsun susmak ne zor
Ama konuşmakta artık çok ağır

Ben yine kelimeler biriktiriyorum
Sen sanıyorsun ki dayanamam yine konuşurum
Bilmiyorsun ki artık böyle ihtimaller yok

Ezberledik gidişleri ve gelişleri
Kısaca gidememek dediğimiz her şeyi
Sen sanıyorsun ki sevince gidilmez
Kendini rahatlatıyorsun
Ama bilmiyorsun ki
Artık mümkün değil yüz yüze bakmak

Ben sana büyük vaatler vermiştim biliyorum
Çok sevdiğimi söylemiştim
Bu yüzden bittiğine inanmakta zorlanıyorsun
Ama bilmiyorsun ki senin yalanların bitirdi
Ben ha gayret derken
Yüklenirken ikimizi de sırtıma
Yalanlarla nasıl ağırlaştın bir yük gibi
Üstüme nasıl yapıştı o sızı

Hiç birini bilmiyorsun
Belki de bilmek istemiyorsun…

Amak-ı Hayal

21.04.2012

Seni Özledim



Gittiğin yerden haberini alamayınca daha çok özledim.
Kimseler engel olamadı buna, olamazda.
Kimselere bulaştırmadığım özlemimde yok oldum ben.
Her şeyi sessiz yaşadım.
Sessiz yaşamak zorunda kaldım.

Şimdi desem ki sana gel,
Gelemezsin…
Bende diyemem zaten.
Bazı cümleler için hep geç kalınır.
Senin içinde büyür, ağırlaşır, kalıplaşır.
Onca gözyaşı döküp de eritememen ondandır.

Şimdi sana anlatsam
Hiç gitmemişsin gibi
Bütün sevinçlerimi, nelerden daha çok sıkıntı çektiğimi
Bilemem ki duyar mısın duyamaz mısın beni

Şimdi dağıtsam saçlarımı ılık rüzgârlara
Otursam yine o her zamanki banka
Başlasam yine bütün sensizliklerimi anlatmaya
Dönsem baksam ki yanımdasın
Dinlemişsin, duymuşsun hepsini
Gerçek olur mu ki…


Amak-ı Hayal

15.04.2012

Şeytan Uçurtmalarım


Bana çocukluğumun en vazgeçilmez oyuncağını sorsan kesinlikle uçurtma derdim. Bir rüzgâra doğru durmak iyi gelir insana. Oksijen yutarsın bol bol. İçine öyle bir hücum eder ki. Çekemezsin içine, bildiğin yutarsın bütün bütün. En kötüsü rüzgâra saldığın saçlarını sonrasında tarayamamanın verdiği sıkıntıdır ama her şeye değer. Değer çünkü rüzgar uçurtmanın en vazgeçilmez kaynağıdır. Uçurtmaya anlam katan ise tahta ve kâğıt değil, senin özgürlük adına tuttuğun bütün dilekler ve onlara ne kadar inandığındır.

Dileksiz uçurtma uçurmadım ben hiç. Ne kadar yükselirse, ondan o kadar sevinç kaplardı yüreğimi. Uçan uçurtma değildi. Yükseldikçe büyüyen büyüdükçe küçülen anlamsız hisler içinde değişik bir karmaşa idi hepsi. Çok kafa karıştırdım biliyorum. Ama zaten duygu karmaşası yaşadığım içindir belki de uçurtmalara yüklediğim onca anlam.

En kestirme uçurtma poşetin ağzına ip bağlayıp onu rüzgâra salmaktı. Ama hiç bulutlara karıştığını göremedim. Sadece boyumu aşardı biraz hepsi o kadar. Anneme uçurtma diye tutturduğumda şeytan uçurtması yapardı çünkü en pratiği oydu. Gazete kâğıdından yapılan şeytan uçurtmaları çabuk yırtılırdı. Hikâyeler yarım kalırdı. Sonra bir gün kaliteli bir kâğıttan iyi bir şeytan uçurtmam oldu. Masmaviydi rengi, günlerce uçurdum rüzgârda. Balkonda bir gün mavi uçurtmamla rüzgârla dans ederken iri kıyım adamlar girdi ormana, ellerinde baltalar diyemeyeceğim tabi ama ondan farksız değildi uçurtmamın hazin sonu. Elektrik tellerine dolandı kurtaramadım. Balkondan öylece seyrettim günlerce. Alamadım da, ne benim olabildi ne de rüzgârın.

Hep çıtalı üstünde jelâtini olan renkli bir uçurtmam olsun istedim ama hiç kimseye söylemedim. Babam marangozdu ona bile söylemedim. Her rüzgârda uzaklarda bir yerde birileri uçurtmasının kontrolünü kaybeder, onu rüzgâra teslim etmek zorunda kalırdı. Sahipsiz uçurtmalara dikerdim gözümü hep. Kontrolünü kaybetmiş rüzgâra tüm varlığıyla teslim olmuş bir uçurtma beni çok cezp ederdi. Başımı gökyüzünde çevirir uçurtmanın aşağı düşmesini beklerdim. Saatlerce takip ederdim.

Hiçbir uçurtma onu çok istedim diye ayaklarımın dibine düşmedi hiç. Hep gökyüzü yuttu onu. Şimdi sorsan bana, sana nasıl uçurtma uçurulduğunu bile anlatamam. Şeytan uçurtması nasıl yapılır onu bilirim sadece. Elime kocaman bir yumak alıp hiç boyumdan büyük uçurtmalar uçurmadım. Belki de hiç uçurmayacağım…


Amak-ı Hayal

12.04.2012

Farkettin mi Aslında Herkes Gitti


Çünkü tek bir hayatta herkes kendi hatıralarını toplamak için koyuldu yola. Birincil durum kendi hikâyendi. Ne zaman kendi hikâyenin olumlu/olumsuz yanlarında koşuşturmaya başladın, o zaman baktın ki bütün sevdiklerini bir çantaya atıp götüremiyorsun kendinle birlikte.

Birileri arkanda bıraktığın o hayat yolculuğunda tabela gibi kaldı. Ne zaman elini dizlerine koyup dinlenmek istesen arkandaki yolu ezber ettiren tabelalara teşekkür edersin. Çünkü geldiğin yolu iyi bellemek, giderken de temkinli davranmaya delalettir.

Küçücükken başladı kendi senaryon için yaptığın mücadele ama o zaman farkında değildin bile. Aklına gelir miydi aynı toprağı eşeleyerek oynadığın, günlerini, saatlerini harcadığın can arkadaşının o toprak karelerinden öteye gidemeyeceğini. Ölümüne kankayız denirdi ya hani. O kankanın adı neydi sahi? Kopa kopa bağlanırız bir şeylere. Birileri gelir ve gider. Geriye kırpık kırpık hatıralar kalır. Kimini hatırlamazsın bile. Belki her gün aynı otobüse bindiğin ve en sevdiğin çocukluk arkadaşın hala seninle… Mavi pantolonundan ya da saçını çekişinden hatırladığın okul arkadaşın senin hayal ettiğin mevkide belki de.

İlk aşkına ne olmuştur acaba. Belki seni hiç unutmamıştır. Sence böyle bir ihtimal var mı hayatta. İlk aldığın aşk mektubu maniden oluşuyorsa ve biri sana değerli gördüğü (hac) yüzüğü hediye etmişse bu satırlardan hatırlar mı seni? Sahi hatırlasa dönüp de söyler mi bunu. Birileri tatlı kalır şıpsevdi sakızının kokusu gibi. Acaba bende kaldım mı dersin birilerinin aklında. Bunu derken bile hafızanda üç beş isim bile belirmez. Ne garip...

Bir yola çıktık hepimiz. Hiç fark etmeden öyle çok insan bıraktık ki geride. Kimisini çok sevdik. Kimini çok incittik.  Kimi çok acıttı ama çok öğretti bu yüzden dönüp dönüp içimizden teşekkür ettik. Birileri de hiç gitmesin istedik. Öyle farkındaydık ki onların/ onun varlığının kattığı anlamdan. Yine de gitti…

Çok sevdin, minnet ettin, kıymet bildin ama yinede gitti… İşte böyle bir şey hayat kimseyi tutamazsın avucunda. Avucumda dediysem tam avuç içini kastettim. Orası yönetmeden yönetir…

Amak-ı Hayal

10.04.2012

Gönüllülük Esası


Bazı insanların en tamamlayıcı (en belirgin) özelliğidir yardımcı olmak. Öyle ki sormasan da bunu kendine görev edinmiştir. Yardım etmek bazılarımız için sormaya gerek bile duyulmadan fedakârlık örneği teşkil etmeninin esaslıca görünen yüzüdür. Bende onlardan biriyim. Bildiğimi hiç esirgemem ama onunda daha ilerisi sorulmadan da söylediğim olur sırf paylaşmak adına. Bu iyi midir bilinmez çünkü bazısı bunun kıymetini hiç bilmez. Hatta ve hatta içten içe antipati bile duymaya başlar ki ben bile sormadıklarımı enjekte etmeye çalışanlara niyetleri iyi bile olsa bazen bu sevimsizliği hissederim.

Ben maalesef öyle biriyim. Vermeyi seven, yararlı olduğunu düşündüğüm şeyleri kimselerden esirgemeyen. Bunun aşırısı ne kadar sevimsiz görünebiliyorsa azı da gerçekten çok can sıkıcı. Bunun en bariz örneklerinden biri yol sorduğun insanların bilse dahi bilmiyorum deyişidir. Ya da sırf cinslik olsun diye yanlış tarif verenler de yok değil. Madem tam hatırlamıyorsun hatırladığın yere kadar yönlendir gerisini başkasına sor de, değil mi?

Bu konunun çıkış noktası bu hafta sonu geçirdiğim iki günlük sınavlar. Sınavın olduğu okulları bulmak için gösterdiğim çabaya katkıda bulunan güzel insanların bana olan tavırlarına değineceğim biraz. Çünkü onlar bu vurguyu gerçekten hak ediyorlar.

Doğma büyüme İstanbullu değilim ben. Bu yüzden hala bilmediğim çok yer var. Ezber üstünden ana hatlarıyla biliyorum çoğu semtleri bu yüzden sokaklara girdikçe yabancılaşıyorum bulunduğum semtlere. Bunun önemli bir katkısı oldu bana çünkü artık herkese rahatlıkla yol sorabiliyorum. Bu kimileri için büyük sıkıntıdır. Çekinirler, anlamayınca tekrar soramazlar bu yüzden yol kimileri için gerçekten işkencedir. Bense bunu fazlasıyla yendim.

Sınav yerlerini birçok insana sordum ama iki kişi öyle harika davrandı ki çok mutlu oldum. Durakta bir ablaya şu cadden hangi araba geçer diye sordum. Elimdeki kâğıdı aldı bütün duraktakilere sordu oraya yakın yerleri de yazmıştım kâğıda onları da teker teker sordu. Kimse bilmeyince şu gelen minibüse soralım bakalım bir de kızım dedi. Sordum oraya gidebileceğin bir yerde indiririm sen oradan tekrar sorarsın dedi. Ben minibüse bindim ablanın gözü hala bende. El işareti yaptım kapıdan teşekkür ettim tamam hallettim dedim. Çok sevindim kızım dedi. Belki biraz abartı bir ilgiydi ama çok samimiydi. Öyle candan davrandı ki kendini unuttu, o durakta neden olduğunu unuttu belki benim yüzümden otobüsünü kaçırmış bile olabilir.

Minibüsten indiğimde bir esnafa sordum bu sefer. Önce ben tam olarak nerdeyim dedim aradığın yerdesin ama okul çok sapa bir yerde dedi emin olamadığı için yandaki esnafa gitti ben elimdeki yol kâğıdını minibüsçüye verip geride almayı unutunca derdimi anlatmak bayağı uzun sürdü. Adam tam yolu öğrendikten sonra halime acıdı kesin…

Ben böyle pozitif insan görmedim. O adamda bilmediğim bir şey vardı hala etkisindeyim. Adam tarif ediyor bense sadece yüzüne bakıyorum. Böyle hoşlanmak falan değil yüzü ve davranışları resmen üstünden iyilik güzellik akıyor. Farklı bir çekim. O da çok çaba sarf etti benim için. En sade ve düzgün şekilde anlatmaya çalıştı. Ona daha sonraları muhakkak uğramalıyım bir şeyler almalıyım dükkânından diye geçirdim içimden.

Yol öyle uzak öyle yokuş ki bulunduğum noktadan oraya gitmek için bir yol alternatifim var ve o da maalesef yürümek. Bu yüzden sanırım araban var mı diye sordular o yokuşu çıkınca anladım. Ben yokuş sevmem hiç evimin caddeye bakan tarafına geçmek için hep yokuş çıkmak zorunda kalıyorum bu yüzden. Memnuniyetsiz yokuşlardan sonra kafamı kaldırdığımda gördüğüm manzara her şeye bedeldi. Bütün semti denizi görünce keyfim yerine geldi bu seferde gitmek istemedim.

O günün iki kurtarıcısına bu kadar çok çaba sarf ettikleri için teşekkür etmek istiyorum. Biliyorum ki onlarda sıkışınca bu iyilik karşılarına çıkacak. 

6.04.2012

Pazara Gitmek


Pazarlara karşı bir sempatim var. İlle içinden geçicem kaçarı yok. Ama öyle ucuz giysileri çekiştirmek, domatesin iyisini seçmek, fiyat mukayesesi yapıp uygununu denk getirmek için falan değil. Benim derdim sadece gözlem. Pazar esnafındaki artist kılıklı gençler milleti nasıl süzüyor ona bakıyorum, birine laf atacak oldu mu bunu sebzeyle ilintili cümlelere nasıl yerleştiriyor ona bakıyorum. Haşlamalık patatesle kızartmalık arasındaki farka bakıyorum, pazarın sonu nalet olsun al bir lira yaptım deyip kurtulmak için malından, gösterdiği çabaya biri gelip de yarım kilo alıcam deyince, adam nasıl cinleniyor ona bakıyorum.

Pazarda pazarlık yapılır mantığıyla beş kilosuna üç lira dedim vermezsen almam diyen teyzeye olmaz olmaz dedikten sonra gel abla tamam diyen esnafa bakıyorum. Üstümden ben yokmuşum gibi pazar arabasıyla geçen ablaların anlamsız telaşlarına bakıyorum. Birbirini kırk yıldır görmemiş gibi o daracık pazar yolunda iki kelam etmek için bütün alanı kaplayan kimselerin anlamsız “bi gün bana da gel beklerim” ve “selam söyle” sözüne gülüyorum.

Aç girmişsem pazara, bütün sebzeler mis gibi kokar bu yüzden çok cezp edicidir pazar sokağı. Bütün karnı baharlar benim olsun isterim, bütün meyveler benim olsun isterim. Hoş ben ne istemem ki her tezgâhta kendime uygun bir şey bulabilecek biriyim.

Bir sokak üstünde geçmekten en az haz aldığım yer peynircinin önüdür. Bir kere araba mı, kamyon mu, karavana mı o aracın adı ne o nasıl bir tip hiç anlamadım. Yüksekçe yerlerden isteğe göre zeytin, peynir, helva, tereyağı satarlar. İnsanlar peyniri pazardan neden alır hiç anlamam. O kokuda o insanlar nasıl çalışır onu da hiç anlamam.

Pazardan mantar alınmışsa eve, her seferinde korkarım. Simitçilerden bahsetmedim bak; üç tanesi bir tl ile başlar beş tanesi bir tl ile kapatırlar tezgâhı. Ama kaçak göçek bir halleri vardır hep, tereddütleri insanı huzursuz eder. Susam kokusuna doyum olmasa da pek umduğu gevrekliği bulamaz insan.

Dilencileri vardır her pazarın, çocukları vardır gezmeye gelmiş gibi, terliklerle bir ekmek alıp evine gidecekmiş gibi gelenleri vardır. Pazarın sonu ucuz olur diye son dakika alışverişi yapanları vardır. Pazara gitmek koskocaman bir alışkanlıktır.

İnsanlara pazar arabası nasıl sürülür eğitim vermek gerekiyor bence de neyse...
Amak-ı Hayal

3.04.2012

Bu Aralar Karışığı(z)m


Hem kafamı dinlemek hem de derslere daha iyi çalışabilmek adına bir aydır hemen hemen hiç dışarı çıkmadım. Geçen gün kardeşimin yoğun ısrarı üzerine çarşıda buluştuk. Uzaydan düşmüş gibi bakındım etrafa. Bahar, herkeste karmaşık bir hale yol almış. Net olan tek şey ise tertemiz görünen vitrin camları… Onlara bir bahar eli değmiş yani besbelli ışıl ışıl. Fakat gel gör ki mağazalar çarşamba pazarı gibi. Sebebini anlayabilmiş değilim. Bu tekstilciler yazın üretilecek ürünlerin daha kıştan hesabını kitabını yapmıyorlar mı? Yazın rengi bahardan belli olmalı vitrinlere bakıyorum yazlık kışlık ne bulmuşlarsa koymuşlar. Hepsini geçtim renk ya renk(ler) belli değil hala. Böyle olunca da göz tırmalıyor vesselam.

Bir başka sorunda etraftakiler. Allah’ım her şey gözüme batıyor bu aralar. Caddede yürüyorum önümdeki kadının cebi taşlı kotu gözüme batıyor kaldı mı bunlardan hala diyorum (sanki bana ne) sonra cümleten beklediğimiz yeşil ışık yanar yanmaz kendini üstüme çıkarak yola atanlar oldu. Bu ağabeylerin ablaların hep mi acelesi var yoksa bu yarış bir hayat tarzı mı? Sormak lazım ciddi ciddi…

Hee pazarın içinden de geçtim çıkışta “bi lira” diye dilenen bir amca da bana çok tuhaf geldi. Nasıl yani “bi lira” ya! Bence artık dilenciliğin hayat seyri de düşüşte. Önceden kapıya gelirlerdi o kalktı sonra ekmek parası da kalktı bu sahte kâğıtlarla tedavi parası da kalktı (kimse yemiyor) e “bi lira” pratik bir şey ama alışkın değilim ben bunu duymaya şahsen.

Kalıcı ve daim olan sanırım kâğıt mendil satıcılığı hele de kışın, yazınsa su satıcılığı ikisine de çok ihtiyaç oluyor yolda malum. Orda da şöyle bir sıkıntım var ne kadar dediğimde ne verirsen abla demeyecek o zaman dilenci olur ikincisi de bir mendile bir lira demeyecek (10 lu paketi bir lira yav) vergin yok, dükkânın yok uyanıklık etme haksız kazanç olmasın dimi…

Eşarpçıların olduğu meydan sokağında aradığım lacivert şalı bulamayınca ne hüzünlendim anlatamam. (Bir şal için gezinemem öyle ondan yani yoksa olmasa da olur üzülecek değilim.) Sonra aynı yere tekrar dönünce hafakanlar bastı bir şey çekiyor beni hep aynı yere. Sonra iyice bakınca bir de göreyim arkada lacivert şal varmış. Çok yürüdüm çok yoruldum doğru eve dedim kendim kendime...

İşte öyle oldu bunları size niye anlattım hiç bilmiyorum…

Bahar senin için yazı getirdin diyolar vallaa yalan ellerim donuyor hala ya bi karar ver artık.

Amak-ı hayal

29.03.2012

Yanlış Kitap Seçimlerim


İlkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz herkesin bir hikâye kitabı almasını istemişti. Anneme bu durumu anlattığımda niyeyse şöyle bir fikir çıkmıştı ortaya. Bir miktar para sıkıştırıp avucuma, öğretmenine götür bunu o daha iyi bilir hangi hikâye kitabının yaşına uygun olup olmayacağını ve rica et dedi. Ben o zamanlar içine kapanık, insanlarla konuşurken ter atan bir tipim. Hadi bir cesaret vardım yanına söyledim o da tamam dedi. Demez olaydı. Herkes aldı bitirdi kitabını hoca bana hala kitap getirecek. Annemde hatırlat diyor sürekli, ben söylerken yeterince ter attım zaten, şimdi bir de bunu için konuşmak offf… 

İstemekten nefret eden biriydim bunlar benim için tam bir işkenceydi. Neyse kısık bir sesle öğretmen masasına yanaştım kitap alacaktınız bana dedim. Alacam dedi. Günler geçti yine yok. Neyse bir gün getirdi çok şükür. Küçük kemancıydı galiba getirdiği kitap. Sevdim mi hatırlamıyorum hatırladığım tek şey iki tarafında bana yaptığı saçmalıklar.

Üçüncü sınıftaydı galiba hani klişe demirbaşlar vardır sınıfta. Özellikle de anlamsız bir tahta dolap bulunur yer işgalinden başka bir şey değildir. İçi boştur ve hep sınıfın doldurması için bir gayret gösterilir öğretmenlerce. Öğretmenin boş dolap kanına dokunmuş olmalı ki hepimizden bir kitap getirmemizi ve dolabı kütüphane gibi kullanmamız açısından teşvik etti. Mecbur kitap getirdik hepimiz. Ama keşke şunu da deseydi ya da dikkat etseydi “ her kitap olmaz üçüncü sınıf okuma kitapları olsun.”

Demedi… Ve biz bilemedik oradan buradan ne varsa, kim hangi kitabına kıyabilmişse o getirildi. Bende durum daha da vahim evde okuma kitabı yok getirebileceğim. Babama söyledim oda bana gidip Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı nı getirmiş. Önce ben okuyayım dedim aman Allah’ım ben böyle sıkıcı kitap görmedim o gün benim kitaptan soğuduğum gündür. Ne ağır kitapmış benim yaşıma göre değilmiş demek ki bunu anladım. Götürdüm kitaplığa koydum bir Müslüman da alıp bakmadı. Bir kere kalın, göz korkutuyor zaten okuma hızımız düşük başladı mı seneye anca biter, haklılar. Bense böyle bir kitap götürmenin gururunu yaşayamadım bu fayda değil zarardı kanımca.

 Ben zaman zaman o dolaptaki kitapları okumayı denedim ince bir kitap aldım elime yaşıma da uygunca iri yazılı, az sayfalı. Yatarken okuyorum tam bir korku filmi. Luna parka giden bir aile var çocuklar kayboluyor ne eziyetler ne işkenceler. Çok korktum uzun zaman atamadım üstümden korkusunu.

Ne zaman elime bir kitap alsam benim için kötü bir başlangıç yanlış bir deneyimden başka bir şey olamadı o zamanlar. Ortaokula kadar hatta liseye kadar doğru düzgün kitap okumadım. Aradığımı yakalayamayınca ve büyüklerde yönlendirmeyince, yıllar kitap okumak adına ziyan oldu.

Şimdi kitaplarla aram çok iyi bir sıkıntı yok ama sorsan hala Halide Edip kitapları okumuyorum.


Amak-ı Hayal

27.03.2012

En Çok Senin Yok Ettiklerin Acıtır


Yırttım bütün fotoğraflarını…

Hep filmlerde olurdu hani her şeyi toplayıp yakmak, yırtmak, atmak… Nasıl kıyarlar derdim. Kimileri gerçek hayatta ileri gidip hattını, telefonunu dahi kırardı ya, nasıl bir nefret, nasıl bir sinir bu derdim. Olurmuş böyle şeyler. Gün gelir tüm inançlar biterse eğer sevgiye dair, atılırmış geçmiş, yükmüş gibi hoyratça. Kıyıp da eskimesin diye albümün jelâtini altından sevdiğin fotoğrafları bir gün en değersiz yere en değersizmişçesine atabilirmişsin. O an pişman olmak önemli değildir. İnsan umutlarına içinden seller akıtırken, yüzünde biriken sinir mimiklerinde, yıllardır orda bugünü beklemişçesine belirince, sonrasında pişman olup olmayacağın önemli değildir.

Attım sana ait birikmiş anıları. En çok sevdiklerimi en önce attım. Ağlarlar, kötü kötü bakarlar yüzüme diye sona bırakmadım. Niye acısın ki içim. Hak etmesen ben bu kadar sinirlenir miydim? Ama acıyor işte... Sonra dönüp tüm yırttıklarımı bir araya getirmeye çalışınca daha çok acıyor. Hangi keşkeye daha çok sitem edeceğini bilemiyor insan. Yenilerini çekemeyeceğin ve elindeki son hatıraları da yok ettiğini fark edince daha bir beliriyor kaygı, hayıflanma, burkulma.

Neye daha çok kızıyorsun sor bir kendine. Hangisi daha çok mutsuz ediyor. Bir daha mümkün olamayanları yok etmek mi? Yok edecek kadar vazgeçip duyduğun öfkeye yenik düşmek mi? Yoksa hatıraları geri birleştirememek mi?

Dönüşü olmayanları yok etmek yok eder insanı. Bir gün bunu telafi etmeye imkân bulsan da hayıflanırısın, bulamasan da…

İşte bu yüzden sakın ola hatıraları öfkene yenik düşüp yok etme. Bir gün gelir mum ile ararda ne onları ne de o hatıraların sahibini olurda hani belki bulamazsın…


Amak-ı Hayal

26.03.2012

Abla Olmak...


Erkek kardeşimin doğmadan önceki evresini hatırlıyorum. Annem hamileyken beraber tekmelerini hissetmeye çalışırdık. Elimi sürekli annemin karnına koyar heyecanla doğumun olacağı günü beklerdim. Tekmeleri kendimizce yorumlardık. O kadar hareketliydi ki yaramaz olacağı o zamandan belliydi. Bazen elimle onu hissettiğimde annem bunları yorumlardı bak derdi yemek yemeye gidiyor. O nasıl besleniyor ki derdim, e onunda buzdolabı var derdi. Hayalini kurmak zor tabi ama inanırdım beş yaşında saf bir çocuktum çünkü. Annemin karnında bir ev varmış gibi gelirdi.

Erkek kardeşimle çocukluğumuzda çok iyi anlaştık ama müthiş yaramazdı onunla baş etmek hiç kolay olmadı. Sonra ben 8 yaşımdayken kız kardeşim doğdu. Onun doğumunu normal karşıladım o kadarda merak duymadım. Erkek kardeşimin doğduğu gün belli belirsiz yüzünü silik silik hatırlasam da kız kardeşimi çok net hatırlıyorum. O güne ait her şey çok net. Ben ikisine de eşit davrandım ne kadar oyun oynadıysam ne kadar onunla öğle uykusuna yattıysam ya da beşiğini salladıysam kız kardeşime de aynısını yaptım. Eşit ilgilenip aynı sevgiyi vermeye çalıştım çünkü ben bir ablaydım.

Sekiz yaşında tekrar abla olmak farklı oldu tabii. Daha büyük olduğum için onunla daha çok şey paylaştık. Onu banyo yaptırabildim mesela. Tuvalet eğitiminde benimde payım oldu. Giysilerini giydirebildim, onunla dışarı gezmeye çıkabildik. Sonra bir gün beraber yattık gece, yatış o yatış hala beraber uyuyoruz. Senelerdir beraber uyumanın verdiği alışkanlık varmış. Üni. için yurtta kalmam gerektiğinde çok zorluğunu yaşadım ve anladım. Göğsünde kocaman bir boşluk oluşuyor ve çok sevimsiz geliyor tek başına uyumak. Tek kişilik yatakta iki yetişkin nasıl uyur bağlılık olmasa, inanın çok zor sığamıyoruz.

Erkek kardeş büyüdükçe değişti ne yapsak da çocukluktaki gibi olmuyor zaten kendimize ait bir hayat inşa ediyoruz sonuçta bu normal. Kız kardeşte büyüdü tabi onunla da artık kopuyoruz dönem dönem. Bazen bana hiç olmadık cümleler kuruyor, güceniyorum. Bir anne gibi gücenebildiğim için annemi zaman zaman daha iyi anlıyorum. Gözümün önüne hep küçük hali geldiği için ben ona hiçbir koşulda kıyamıyorum ama onun benle alakalı böyle hatıraları olamadığı için daha sert olabiliyor. Kız kardeş daha bir bağlı oluyor ablaya aynı dili konuşmanın bağlılığı var bazen de aramızda. Yetişkin insanları sadece sevgiyle yönlendirebiliyorsunuz ve bu temel küçüklüğe dayanıyor besbelli.


Ben onu abladan çok evlat gibi seviyorum sanırım.
Bütün güzellikler hep onunla/onlarla olsun…

 Amak-ı Hayal


24.03.2012

Bazı Cümleler Hayat Değiştirir


Bazen bazı soruların cevabını büyüklerden almak hayatın dönüm noktası bile olabiliyor. Çocukken hepimizin meraklı soruları vardı ve bazılarının cevabı büyük önem arz ediyordu. Ama bizim için önemli.. Ebeveynlere sorsan bazılarını saçma, bazılarını sıradan buldukları pek açık. Ne zaman ki boyundan büyük sorular sorsan işte o zaman ikiye ayrılıyor bence ebeveynler. Bir kısım: Hım... Deyip bir düşünerek ciddi bakıyor olaya. İkinci kısım: Sus bakim! Deyip lafı ağza tıkayıp, bu sorular için çok küçüksün edasında bir hal ve tavır takınıyorlar. Hangisi ne zaman doğrudur bilinmez. Ama bir gerçek var ki ebeveynlerin verdikleri cevaplar bazen çocukların hayatını yönlendirir. Hatta çok ciddi yönlendirir…

Anneme şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum. Uzaya nasıl çıkmışlar? Uzaya Ay’a gidilebiliyor mu gerçekten. Elimdeki fotoğrafa bakıp yalan onlar demişti gayriihtiyarî. Fotoğraflarla bize yalanlar sunan ansiklopedilere güvenim sarsıldı. İstediğim cevabı alamamıştım. Ama küçüksün ya annenin dediği daha inandırıcı geliyor. Bir kitapla annen arasında kalsa idin kimi seçerdin? Ben o gün annemi seçmiştim kendinden emin konuşmuştu belki de o yüzden. O bunu belki de umursamadı herhangi bir soru olarak gördü ya da işi vardı uğraşmak istemedi. Ne yaptığını bana ne kadar yanlış bir şey enjekte ettiğini bilseydi eminim araştırırdı. Annem bana bilmiyorum deseydi acaba gözümdeki imajı bozulur muydu? O bunu belki de biliyordu dedim ya uğraşmak istememişte olabilir benimle ya da o da böyle öğrenmiştir kim bilir… Annemi eleştirmiyorum çünkü bunu ne kadar dikkat etsek de bazen yapıyoruz. Uzun zaman inanamadım bu uzay’a gitme olayına. Hala da ilgimi çekmez. Çünkü ilgimi yalan kelimesi hoyratça kesip atmıştı. Yalansa demek ki imkânsız o zaman üstünde düşünmeye değer değil gibi düz mantık gütmüşümdür ve bu ilgisizlik onun uzantısı olmuştur muhtemelen. Bu ne demek biliyor musunuz? Aslında benim astronomiyle alakalı bir mesleğe asla sahip olamayışımın öngörülebilmesi...

Ve şunu da unutmam;
Bir gün laf arasında annemin avukatlar hakkında “onlar Arasat da kalacak, avukatlık yalanın yanlışın, hakkın çok olduğu yer” demişti. Ve benim Avukat olma ihtimalimi bitirmişti. Herkes öğrenim hayatı boyunca birçok mesleği hayal eder az da olsa ilgilenir acaba bunu sevebilir miyim, yapabilir miyim der. Bende herkes gibi çok hayaller kurdum. O olur mu, bu olur mu dedim. Olanlara baktım asla da ön yargı yapmadım o mesleği anlamaya çalıştım fakat gel gör ki hayatım boyunca hiç ama hiç avukat olmanın hayalini kurmadım. Çünkü onu baştan eledim. Arasat da kalmak, suçluyu savunmak, vebalde kalmak bana göre şeyler değildi. Bu bakış açısı öyle uzun zaman benle birlikte oldu ki… Bir gün hukuk dersi hocamız biz davasına baktığımız insanlara şu gözle bakarız “herkesin savunulacak bir yanı muhakkak vardır” aslında böyle bakıldığında çok haklı ve zararsız. Doğrusu da bu olmalı. Herkes hata yapar ve herkesin savunulmaya ihtiyacı olabilir. Kaldı ki avukatlar sadece suçlu suçsuz olayının ötesinde boşanma davaları, icra, çocuk davaları pek anlamam ama bir sürü alanı var. İlla ipten bir haksızı alacakmış gibi düşünmek ne saçmaymış. Sanki sadece suçlunun savunmaya ihtiyacı varmış gibi düşünmek yanlışmış. Suçsuzun, zan altında kalmış kişinin, gaspa uğramış kişinin, mağdurun da savunulmaya ihtiyacı var. İşte bunları küçükken göremiyorsun sonra biri yanlış bir şeyler söylüyor ona göre şekil alıyorsun bilinçsizce. Yakın bir zamanda anneannemin ağzından da aynı cümleleri duydum ve anladım ki annem bunu annesinden öğrenmiş ve hiç büyüyünce bile sorgulamamış…

Dedim ya bunu hepimiz fark etmeden yapıyoruz zaman zaman. Ve kimin için ne kadar önemli ve de neleri etkiler bilmiyoruz, tahmin edemiyoruz…

Amak-ı Hayal