24.01.2012

Hangi Renk Gerçekten Senin?

Bak bakalım hayatında ne kadar renk var! Neleri çok tekrar ediyorsun. Senin hayatının herkese örtüp kapattığın acıları neler? Hangi mutlulukları tavan aralarına kaldırdın? Işıl ışıldı hayat bir zamanlar ve bir o kadarda berrak. Sonra ne ara, hangi duygunun gölgesinde kaldı da bu hale geldi her şey haberin var mı? Bir gün kalkıp aynaya bakmadın mı sen de benim gibi. Derin çizgili ve cansız gözlerine hesap sorarcasına... Ne zaman düştün sen benim gür saçlarıma; dercesine bakmadın mı hiç çıkan ilk beyaz saçlarına... Uzun uzun hikayelerin anlatıldığı tatlı uykuların devri kapandığında, kendi hikayeni yazmaya başladığını çok geç fark ettin sende biliyorum. Biliyorum, o yüzden hayretle bakışın yüzündeki yer etmiş mimiklerine. O yüzden gözaltındaki mora dönük halkalar daha çok can sıkıcı. O yüzden sebebini bilmediğin ağrılarla güne başlayışın.

Bütün hikayeler renkli başlar. Renkli kalsın diye didinilir ama kimileri üstüne vişne suyu döker annesinden dayak yer, kimilerinin duvarların da kalır çılgın renkler, kimileri sadece bunu makyaj malzemelerinden bir hınç alırmışcasına çıkarır. Renkleri bile özgürce taşıyamaz insanlar. Yaşamın ya parlaklığı ya da karartısı pul gibi yapışır üzerlerine. Hayat, büyüyünce direksiyon kırmaktan başka bir hal almaz. Koşa koşa yaşadığımız kadar yudum yudum yaşayamayız. Rengimizi başkaları belirler ne hızda ilerleyeceğimizi de... Birini eline almak istersin alışkanlıklar izin vermez bu seferde. Çivi gibi başımıza çakıla çakıla sabitlerler bizi bir çevreye. Sonrasında imkan olur yaşı bahane ederiz, yaşı bahane etmesek içimizdeki atalete söz geçiremeyiz. Önceleri dışardan boşver derler sonraları içindeki ses boşver demeye başlar. Özünü bulamadan, kendin olamadan bir şeyleri bastıra bastıra ya da fedakarlık yapa yapa yıllandırdığın hayata sakın olup bir ayna karşısında hayretle bakma! Bakma çünkü üzülürsün. Bir hamle yapacak gücün yoksa neden diye kendi gözlerine baka baka sorma bu soruyu. Ellerindeki yıpranmışlık için deterjanları suçla, gözlerindeki çökmüşlüğe genetik de, sırtındaki sebebini bulamadığın ağrıları zorlarsan bir sebebe bağlayabilirsin...

Hangi yolun yorgunu olduğunu çok iyi biliyorum. Atamadığın yüklerin kamburluğunda yaşadığın hayreti de... Ve hiç dile getirip kendine ifade edemeyeceğin gerçeklikler için o uydurduğun mükemmel bahaneleri de...

Ben senin zoraki rengini görüyorum ve üstüne yapışan her bir rengi aynanın karşısına geçip yakışmış mı diye usul usul bakışından hoşlanmıyorum...


Amak-ı Hayal

22.01.2012

Duydum Onu

Duydum onu,
Bu eve ait hissetmiyorum kendimi dedi. Umurumda değil hiç biri dedi. Bütün mutsuzluğuna şahit oldu duvarlar. Bütün bencilliğine de...

Bu evden gidersem tek giderim dedi. Saydım bütün "ben" ile başlayan cümlelerini... Ne kadar ben varsa o kadar sıyrılmıştı ve uzaklaşmıştı bizden. Gücendim...

İstedikleri olmayınca kötü ilan ederdi bizi. Onun kadar mutsuzduk ama o kadar çok ben diyordu ki bizim de mutsuzluğumuz olduklarını göremiyordu. Sofrada ola ki bir kaşık eksik olsa kendini dışlanmış hissediyordu. Bir tabak ola ki eksik konulsa kasten yapıldığını düşünüyordu. O bu evin fazlalığıydı güya çünkü o buna çok inanıyordu. Bu evin eşyaları onun değilmiş. Yastığı, yorganı, giysisi, çantası onun değilmiş. Bir su yatağından farklı kollara ayrılan cılız yollar gibiymişiz meğer. O cılız yollar büyümüş farklı kanallar oluşturmuş, sesi de gücü de gürleşmişti. Onun olmayanlar çoğaldıkça yansıttığı benimseyememe hissi evdeki herkese bulaşmıştı.  Cümleler uzuyor anlamsız hengameler içinde huzursuzluğa doğru yol alıyordu. Her ne biriktirmişse bizim suçumuz yoktu. Mutsuz çocuk olmakla mutsuz anne baba olmak arasında bir fark yoktu ki... Aynı mutsuzluğun havasını soluyanlar arasındaki götürüm gücü aynı. Sadece yaşlar farklı...

Biz büyüdükçe küçülmüş evimiz onu fark ettim. Küçülen sadece ev de değil; sevgi küçülmüş, paylaşım küçülmüş, sorumluluk küçülmüş. Bazı değerlerinde küçülmeyle paralel olarak büyüdüğünü fark ettim. Bencillik büyümüş, evdeki dağınıklık büyümüş, mutsuzluk büyümüş... Bize değer katacak hiçbir şey terazinin dengesini sağlayacak kadar ölçülü kalamamış. Konuşamamaya başlamışız. Tek taraflı konuşmalar çoğaldıkça evimizin çatısına anlam katan duygular su-i zan'a bulanmış.

Biliyordum ben bunları zaten. Bilmek üzse de, acıtsa da, kimselere bu düğümü anlatmasam da biliyordum. Bildiklerimi duymuş olmak aynı şey değilmiş meğer. Duymak hiç iyi bir şey değilmiş.

Bile bile Gücendim...

Amak-ı Hayal

20.01.2012

Mektuplarım (4)

Bu aralar yoğunum ve bu sözü sevmem aslında. İnsanın bir mail atamayacak kadar yoğun olması sadece yüzeysellik göstergesi olur.
Tek sebep bu değil tabii. Yazacak bir şey bulamıyorum. Her yerde olduğu gibi. Sana özgü değil bu durulmalar.
Bazen yazıyım demek yazdırtıyor bazen de tek cümle kuramıyorsun
Konuşunca susamıyorsun sustu mu istesen de konuşamıyorsun öyle bir şeyler işte.
Ama alıştın sen bu bir varmış bir yokmuşlara...
Zaten rutinliği de beklenemez...
Bu adrese uğradıkça ve aklıma yazacak bir şeyler geldikçe yazıcam söz.
Ve aleyküm selam.
...

Yazan: Amak- hayal
__________________________________________________________


Bir cuma gününden, bir mesai sırasında, hayırlı bir günden kocaman bir
Merhaba diyorum.

Alıştın sen bu bir varmış bir yokmuşlara yazmışsın ya :) ona güldüm. Yani o sözün bana tebessüm ettirdi. Reel anlamda bana söylüyormuşsun gibi hissettim. Alışmadım. Ama kelebek misali sıkmak ve öldürmek istemem. İçinden gelirse yazarsın zaten. Doğallığı ben müdahale etmediğim zaman hoş.... Neden yazmıyorsun diye sitem etme hakkım yok, çünkü için, ruhun, kalbin yazmayı emrederse yazarsın ancak. Kaldı ki benim o hayat çemberimdeki insansan ve ben o çembere herkesi sokmuyorsam o insan da müdahale ile hareket etmeyecek kadar kendine emin ve kendine saygılı olmalı senin gibi. O yüzden ağzımı açıp sitem etmeme gerek yok. Sen yazdığın ve yazmadığın zamanlarla değil, sen olduğun için özelsin. Sen hep sende kalmalı ve sana ait olmalı...

Adrese uğradıkça demişsin... Sözünün gölgesindeki o adreste olacağım hep... Bir su damlası gibi çeşmenin ağzındaki o damlayım... Gidiyorum şimdi...Ama ikinci damlamda buradayım :) Damlayı beklersin veya beklemezsin, ben senin evinin çeşmesiyim sesimi duymak zorundasın :)
Kendine iyi bak. Görüşmek üzere...

Yazan: H.A


19.01.2012

Ne Zaman Zil Çalsa Adrenalin Patlaması Yaşardık

Çocukluğum çok süper geçti biliyorsunuz. O günlerde sorsalar çocukluğumu yaşayamıyorum derdim ama bugün bakınca suyunu çıkarmışım. Evde icat etmediğimiz oyun, girmediğimiz dip köşe, el koymadığımız ev malzemesi kalmamıştır. Benden beş yaş küçük erkek kardeşimle icat ettiğim oyun kadar ödevlerime odaklanabilseydim belki hiç yanlış ve yarım ödevlerle öğretmenimin karşısına rutin bir şekilde çıkmayacaktım. Ve tabii bugün temelim yok dediğim matematiğin o günlerdeki verilen, istenen, çözüm kısmında, uzun yılları etkisi altına alan o müthiş çakılmayı yaşamayacaktım.

Hayat güzeldi, pembeydi, hat safhada macera doluydu; bir renk, bir heyecan vardı. Hele yiyecek güzel bir şeyler de varsa içimiz içimize sığmazdı. Gidip mutfaktan aşır aşır evin en olmaz yerlerinde ye. Annenin gün için yaptığı hazırlığa leş kargası gibi üşüş ve olması gerekenden fazla yeyip anneni mahcup et. Buzluktaki stokları fare gibi kemir ve annecik elini atsın bir tabaklık bile bir şey bulamasın. Benim için eğlenceliydi acayip tatlı ve zevkliydi tabi onun için öyle olduğunu pek sanmıyorum.

En favori arkadaşım genelde evde de oynayabildiğimden kardeşlerim olurdu. Erkek kardeşimle  bitmeyen enerjimizi hangi zarar için harcayalım şaşırırdık. Annem akşamları yan komşumuz olan (ki bunu ve oyun tutkumu biliyorsunuz diğer postlardan  bkz. bkz. ) anneanneme giderdi bizse gelme saatini iyi bildiğimizden darma dağın ederdik evi. Ama ne dağıtmak koltukların süngerlerini çıkarır üst üste koyar kovboyculuk oynardık bazen de üstüne atlardık. Uzun orta sehpayı koltuğa dayar üstünde kayardık. Tüm takvim yapraklarını tek tek yırtıp birbirimizin üstüne serpiştirirdik. Mutfaktan bulaşık deterjanını alıp baloncuk yapardık. Sulu boyayla yüzümüzü maymuna çevirirdik. Yere bir döşek koyup yüksekçe yerlerden üstüne atlardık. Kısacası öyle şeyler yapardık ki ev tanınmaz hale gelirdi her yer de oyuncak, minder, mutfak eşyaları hemde salonun baş köşesinde, kırlentler havada uçuşuyor.

(Benim ne suçum var! Benim dayım ile teyzemde manyak insanlardı. Bizi alır komando gibi eğitirlerdi bi yüzümüze gözümüze boya sürmedikleri kalırdı. Giysi dolabının o askılık demirini (sopasını) alır iki yanından tutarlar bizimde o sopada elimizle ilerlememizi isterlerdi. Dayımla güreşirdik. Teyzemle giysi dolabının üstündeki hurçların tepesinde otobüsçülük oynardık. Kel kafalı o bodur, şişko bebeğe yaptığımız kıyafetlerle bir sezonluk kreasyon çıkarırdık. O günlerde dalağımızla ilgili bir problem yaşamadığımız için şükrediyorum çünkü gecelere kadar mutfakta ip atlama yarışı yapardık. Bizim oyunlardaki çılgınlığımız sanırım genetik.)

Annem tahminimizden önce eve gelirse yandık. Zil çalar ve biz başlardık saniyelerle yarışmaya. Her şeyi ama her şeyi yerine koyardık. Terli tenimizden alevler yükselirdi ve korku. Annem bakardı ki açan yok anahtarıyla girerdi içeri merdivenlerde biraz oyalardı onu tam gelirdi odanın kapısını açardı ki ne görsün iki uslu şirin kardeş oturmuş kitapların fotoğraflarına bakıyor.

- Bende sizi uyudu sandım!
- Yok duymamışız fasulye ve çubukla oynamaktan sıkıldık bizde kitapları karıştırıyorduk...

 ;)
                                                                                 (***)

Amak-ı Hayal

Masumsun Sevgili!

Masumsun Sevgili!
Bütün yaşıtların kadar(!)
Hepte öyle kalacaksın maalesef.
Seni, suçlarınla göremeyecek kadar taraflı biriyim ben.

Adaletli değilim…
Olamam da zaten…


Bütün korkularını bilirim ben senin.
Gök gürlemesinden korkarsın mesela,
Karanlıkları sevmezsin.


Çocukluğunu bilirim ben senin.
Hala bazanda sakladığın ufak arabalarını,
Gemilerini, barbie bebeğini, uçağını...
Yemekten nefret ettiğin mantarı.

Kırgınlıklarını bilirim ben senin
Yorganın içine saklanıp,
Hiçbir şey olmamış gibi, sakinleştiğinde çıktığın…

Kalbimin üstünde sessizce uyuyup,
Uyanana kadar kıpırdamama müsaade etmediğin…



Sen gelmezden evvel hiç kimseyi bu kadar bilmedim.
Ben bir erkeği hiç bu kadar masum görmedim.

Şimdi bir annenin evladı gibisin bağrımda.

Nasıl atabilirim ki seni sokağa…

Elimde büyüyen sevgili!
Şimdi bildin mi adaletsizliğimin sebebini…


sıradaki şarkı

Amak-ı Hayal

17.01.2012

Şimdi Sana Söylenecek Bir Tanecik Cümlem Var (...)




Hep ağladım kayıtsız kalmış aşklara
Başkalarına benzemeyen hep imrendiğim o hayatlara
Buruk geçtiğim mekanlara
Bugün diyecek bir tanecik cümlem var!

Hani olurya ağırlaşırsın günden güne
Birinileri hep ona benzer
Olmadık hareketler O'nu hatırlatır
Sevmemeye başlarsın kendini
Aslında sevmemeye başlarsın sadece geçmişini...
İnanmamaya başlarsın sevgi ile bütünleşmiş hiçbir değere...

Kader seni sevmemiştir, şans hiç gülmemiştir
Ve hep bir aşılamayan kronik sitemkarlık zuhretmiştir.
Ki sen severdin yağmuru, yüzüne değen o sert ayazı
Ve bildiğin tüm cümleler bir zamanlar daha ılımlıydı...

Sen şimdi yoksun ya.
Banane zamandan, geleceğin umutlarından, avcumda tutamadıklarımdan
Sen! şimdi içimde yerli yersiz beliren,
Herdaim sızlatan, kemiren...
Ve herşeyi geçtim boğazımdan hiç ama hiç gitmeyen düğümden...
Artık alamadığım her bir nefesten
Gerisini getiremediğim cümlelerden...

Artık bundan ibaretsin hafızamda ve fiile dökülmüş her tavrımda.
Zaman çizgiler koyar suretimize acımasızca
İçimde zehirli sarmaşıklar...
Seni bana getirmeycek o türlü türlü senaryolar...

İşte öyle...

Şimdi söyleyecek bir tanecik cümlem var.

                          (...)




Amak-ı Hayal
Şiir Bloğum

15.01.2012

Seni Çok Özledim

Ne önemi var ki; kimsin, nesin, ne değilsin! Canım yanıyor seni özledikçe. Özlemenin sızısını bilir misin sen? Önemi yoktur neyi, kimi, neden özlediğinin. Sadece özlemek vardır. Düğüm düğüm boğazına atılan... Ateşler içinde kalmışçasına yakan. Yorar zihnini büsbütün ve çaresizliğe sokar elini kolunu sıkı sıkı bağlamışlarcasına... Yürürsün anlamsız anlamsız daracık yollarda kaybolana kadar. Ne gittiğin yerin ne duracağın durağın bir anlamı kalmaz. Gitmek istersin öylesine ve varsın bedenin istersin özlediğin her neyse... Bir sonu olsun, bütün umutların eteğinde zil çaldıran. Bir gün ne olursa olsun bu histen kurtul istersin. Yarı yolda kalırsın, nefesin bir astımlının ki kadar güçsüz ve zorlu... Ah! Nefesinden bile ümidini yitirir de insan özlemden vazgeçemez.

Ne önemi var ki, neyi özlediğinin. Sarmışsa bunun arzusu içini. Ve damarlarındaki kana kadar karışmışsa meftunluğu. Çaresizce acısan da haline yoktur merhemi, reçetesi, panzehri... Özlemine soluk olmamışsa beklediklerin, üzgünüm atlatamayacaksın bu hastalığı. Tüm gücün tükenecek ve tüm bedenin zihnin bütün yollar ona çıksın isteyecek. Çıkmadığında her şarkı onu anlatacak ve her çocuğun mahsunluğunda onu göreceksin. Özlem göz bebeklerine öyle bir çökecek ki ayna bile aldatacak seni. Hasta olduğunu zannedeceksin. Ve bir ilaçta aradığın derman asla seni özlem tesellilerinden öteye götürmeyecek...

Birini özleyeceksin kendini yitirsen de bu duyguyu yitiremeden...
Bir şeyi özleyeceksin hani böyle çocukluğuna ait bir sıcaklık, bir koku, ufacık belirsiz bir duygu...
Bir yeri özleyeceksin özel bir anıya şahitlik etmiş ama uzaklarda kalmış.
Bir parçanı özleyeceksin üstüne karanlık olsun diye toprak atılmış...

Ve o özlem; kardeş, evlat, sevgili, anne, baba, memleket, ev ne olursa olsun aynı şekilde hissettirecek. Çok özlediklerinin uzağında yanıp tutuşan herkes benim gibi hissedecek...

Şarkı 1
Şarkı 2

Amak-ı Hayal

7.01.2012

Toprak Kokusundaki Yalnızlık

Ben seni yağmurlu bir akşamda kaybettim…
Yüzümdeki tuzu gökyüzünün suyuyla buluşturduğum gün.
Senden sonra kaynaştık birbirimize toprakla.
Senden sonra…

Öncesi ile sonrasının kesiştiği gündü yağmurlu hava.
Ve bir soğukluk, ıslaklık…
Uzaklık hissi…
Burnumdan hiç gitmeyen toprak kokusu
Ahh! Yalnızlığın nişanesi oldu bu hava.
Ben severdim yağmuru, toprağı ve ağlamayı
Ama ağlamak mutluluktan olmalıydı…

Hepsi bir günde birleşince sıkışıp kaldı duygular.
Cansızlığına ilham oldu damlalar.
Ağlamak neymiş gökyüzünden öğrendim
Ve bilmek lazımmış neymiş tek olmak.
Kıyamet kadar suyun içinde susuz kalmak…


Yazan: Amak- Hayal (hayal derinliği)

6.01.2012

Bilseydim...

Uzaklardan ümitle, sevinçle beklediğim...
Bilseydim ki bütün ümitler kör düğüm olacak boğazıma takılacak,
Hiç böyle deli telaşla, ürkek sevinçle yolunu gözler miydim?
Gözlemezdim...

Bilseydim sevinçleri acımasız hastalıklar saracak,
Hiç sadece gelmeni diler miydim?
Dilemezdim...

Bilseydim hasretin bitmek yerine daha da imkânsızlaşıp apayrı yerlere savuracak,
Sevinir miydim bilmediğim yarınlara?
Sevinmezdim...

Bilseydim gel deyişlerim bir gün seni üzecek,
Hiç üzer miydim seni?
Üzmezdim...

Yokluğunu saracak bir şey kalmadığında ve özlem deli gibi bastırdığında,
Yollar dağ olup aşılamadığında,
Bilseydim imkânsız bir ayrılık vaktine düşeceğimi,
Hiç kuru kavgalara meyil verir miydim?
Vermezdim...

Gitmedik…
Bitmedik biz sevgili...
Bu bize sadece bir kader nasiplendirmesi...
 
Yazan: Amak-ı Hayal

4.01.2012

Geçmişin Tadı Hala Hayatımın Damağında

Küçüklükte kaldı sanmıştım.
O hıçkıra hıçkıra ağlamalar…
Şimdi nerde içli içli ağlayan bir çocuk görsem,
Nefesim dalar…

Küçüklükte kaldı sanmıştım.
Kadife kaplamalı kalın taçlar.
Şimdi nerde tacı kırılmış bir çocuk görsem,
İçimdeki çocuğun içi sızlar...

Küçüklükte kaldı sanıştım.
Balkona kurulmuş eğrelti salıncaklar.
Şimdi nerde bir salıncak görsem,
Oraya artık sığamam diye içimi bir korku kaplar.

23 Nisan tören yürüyüşlerini unutmadım ben,
O kıyafetlerin sevincini unutmadım.
Hocamın kulağımı büküşünü unutmadım.
Spor ayakkabımın arkasına atılan dikiş izlerini unutmadım…
Nerde çocukluğuma ait bir iz görsem,
“Unut(a)madıklarımı” hatırlarım…

Yazan: Amak-ı Hayal