29.03.2012

Yanlış Kitap Seçimlerim


İlkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz herkesin bir hikâye kitabı almasını istemişti. Anneme bu durumu anlattığımda niyeyse şöyle bir fikir çıkmıştı ortaya. Bir miktar para sıkıştırıp avucuma, öğretmenine götür bunu o daha iyi bilir hangi hikâye kitabının yaşına uygun olup olmayacağını ve rica et dedi. Ben o zamanlar içine kapanık, insanlarla konuşurken ter atan bir tipim. Hadi bir cesaret vardım yanına söyledim o da tamam dedi. Demez olaydı. Herkes aldı bitirdi kitabını hoca bana hala kitap getirecek. Annemde hatırlat diyor sürekli, ben söylerken yeterince ter attım zaten, şimdi bir de bunu için konuşmak offf… 

İstemekten nefret eden biriydim bunlar benim için tam bir işkenceydi. Neyse kısık bir sesle öğretmen masasına yanaştım kitap alacaktınız bana dedim. Alacam dedi. Günler geçti yine yok. Neyse bir gün getirdi çok şükür. Küçük kemancıydı galiba getirdiği kitap. Sevdim mi hatırlamıyorum hatırladığım tek şey iki tarafında bana yaptığı saçmalıklar.

Üçüncü sınıftaydı galiba hani klişe demirbaşlar vardır sınıfta. Özellikle de anlamsız bir tahta dolap bulunur yer işgalinden başka bir şey değildir. İçi boştur ve hep sınıfın doldurması için bir gayret gösterilir öğretmenlerce. Öğretmenin boş dolap kanına dokunmuş olmalı ki hepimizden bir kitap getirmemizi ve dolabı kütüphane gibi kullanmamız açısından teşvik etti. Mecbur kitap getirdik hepimiz. Ama keşke şunu da deseydi ya da dikkat etseydi “ her kitap olmaz üçüncü sınıf okuma kitapları olsun.”

Demedi… Ve biz bilemedik oradan buradan ne varsa, kim hangi kitabına kıyabilmişse o getirildi. Bende durum daha da vahim evde okuma kitabı yok getirebileceğim. Babama söyledim oda bana gidip Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı nı getirmiş. Önce ben okuyayım dedim aman Allah’ım ben böyle sıkıcı kitap görmedim o gün benim kitaptan soğuduğum gündür. Ne ağır kitapmış benim yaşıma göre değilmiş demek ki bunu anladım. Götürdüm kitaplığa koydum bir Müslüman da alıp bakmadı. Bir kere kalın, göz korkutuyor zaten okuma hızımız düşük başladı mı seneye anca biter, haklılar. Bense böyle bir kitap götürmenin gururunu yaşayamadım bu fayda değil zarardı kanımca.

 Ben zaman zaman o dolaptaki kitapları okumayı denedim ince bir kitap aldım elime yaşıma da uygunca iri yazılı, az sayfalı. Yatarken okuyorum tam bir korku filmi. Luna parka giden bir aile var çocuklar kayboluyor ne eziyetler ne işkenceler. Çok korktum uzun zaman atamadım üstümden korkusunu.

Ne zaman elime bir kitap alsam benim için kötü bir başlangıç yanlış bir deneyimden başka bir şey olamadı o zamanlar. Ortaokula kadar hatta liseye kadar doğru düzgün kitap okumadım. Aradığımı yakalayamayınca ve büyüklerde yönlendirmeyince, yıllar kitap okumak adına ziyan oldu.

Şimdi kitaplarla aram çok iyi bir sıkıntı yok ama sorsan hala Halide Edip kitapları okumuyorum.


Amak-ı Hayal

27.03.2012

En Çok Senin Yok Ettiklerin Acıtır


Yırttım bütün fotoğraflarını…

Hep filmlerde olurdu hani her şeyi toplayıp yakmak, yırtmak, atmak… Nasıl kıyarlar derdim. Kimileri gerçek hayatta ileri gidip hattını, telefonunu dahi kırardı ya, nasıl bir nefret, nasıl bir sinir bu derdim. Olurmuş böyle şeyler. Gün gelir tüm inançlar biterse eğer sevgiye dair, atılırmış geçmiş, yükmüş gibi hoyratça. Kıyıp da eskimesin diye albümün jelâtini altından sevdiğin fotoğrafları bir gün en değersiz yere en değersizmişçesine atabilirmişsin. O an pişman olmak önemli değildir. İnsan umutlarına içinden seller akıtırken, yüzünde biriken sinir mimiklerinde, yıllardır orda bugünü beklemişçesine belirince, sonrasında pişman olup olmayacağın önemli değildir.

Attım sana ait birikmiş anıları. En çok sevdiklerimi en önce attım. Ağlarlar, kötü kötü bakarlar yüzüme diye sona bırakmadım. Niye acısın ki içim. Hak etmesen ben bu kadar sinirlenir miydim? Ama acıyor işte... Sonra dönüp tüm yırttıklarımı bir araya getirmeye çalışınca daha çok acıyor. Hangi keşkeye daha çok sitem edeceğini bilemiyor insan. Yenilerini çekemeyeceğin ve elindeki son hatıraları da yok ettiğini fark edince daha bir beliriyor kaygı, hayıflanma, burkulma.

Neye daha çok kızıyorsun sor bir kendine. Hangisi daha çok mutsuz ediyor. Bir daha mümkün olamayanları yok etmek mi? Yok edecek kadar vazgeçip duyduğun öfkeye yenik düşmek mi? Yoksa hatıraları geri birleştirememek mi?

Dönüşü olmayanları yok etmek yok eder insanı. Bir gün bunu telafi etmeye imkân bulsan da hayıflanırısın, bulamasan da…

İşte bu yüzden sakın ola hatıraları öfkene yenik düşüp yok etme. Bir gün gelir mum ile ararda ne onları ne de o hatıraların sahibini olurda hani belki bulamazsın…


Amak-ı Hayal

26.03.2012

Abla Olmak...


Erkek kardeşimin doğmadan önceki evresini hatırlıyorum. Annem hamileyken beraber tekmelerini hissetmeye çalışırdık. Elimi sürekli annemin karnına koyar heyecanla doğumun olacağı günü beklerdim. Tekmeleri kendimizce yorumlardık. O kadar hareketliydi ki yaramaz olacağı o zamandan belliydi. Bazen elimle onu hissettiğimde annem bunları yorumlardı bak derdi yemek yemeye gidiyor. O nasıl besleniyor ki derdim, e onunda buzdolabı var derdi. Hayalini kurmak zor tabi ama inanırdım beş yaşında saf bir çocuktum çünkü. Annemin karnında bir ev varmış gibi gelirdi.

Erkek kardeşimle çocukluğumuzda çok iyi anlaştık ama müthiş yaramazdı onunla baş etmek hiç kolay olmadı. Sonra ben 8 yaşımdayken kız kardeşim doğdu. Onun doğumunu normal karşıladım o kadarda merak duymadım. Erkek kardeşimin doğduğu gün belli belirsiz yüzünü silik silik hatırlasam da kız kardeşimi çok net hatırlıyorum. O güne ait her şey çok net. Ben ikisine de eşit davrandım ne kadar oyun oynadıysam ne kadar onunla öğle uykusuna yattıysam ya da beşiğini salladıysam kız kardeşime de aynısını yaptım. Eşit ilgilenip aynı sevgiyi vermeye çalıştım çünkü ben bir ablaydım.

Sekiz yaşında tekrar abla olmak farklı oldu tabii. Daha büyük olduğum için onunla daha çok şey paylaştık. Onu banyo yaptırabildim mesela. Tuvalet eğitiminde benimde payım oldu. Giysilerini giydirebildim, onunla dışarı gezmeye çıkabildik. Sonra bir gün beraber yattık gece, yatış o yatış hala beraber uyuyoruz. Senelerdir beraber uyumanın verdiği alışkanlık varmış. Üni. için yurtta kalmam gerektiğinde çok zorluğunu yaşadım ve anladım. Göğsünde kocaman bir boşluk oluşuyor ve çok sevimsiz geliyor tek başına uyumak. Tek kişilik yatakta iki yetişkin nasıl uyur bağlılık olmasa, inanın çok zor sığamıyoruz.

Erkek kardeş büyüdükçe değişti ne yapsak da çocukluktaki gibi olmuyor zaten kendimize ait bir hayat inşa ediyoruz sonuçta bu normal. Kız kardeşte büyüdü tabi onunla da artık kopuyoruz dönem dönem. Bazen bana hiç olmadık cümleler kuruyor, güceniyorum. Bir anne gibi gücenebildiğim için annemi zaman zaman daha iyi anlıyorum. Gözümün önüne hep küçük hali geldiği için ben ona hiçbir koşulda kıyamıyorum ama onun benle alakalı böyle hatıraları olamadığı için daha sert olabiliyor. Kız kardeş daha bir bağlı oluyor ablaya aynı dili konuşmanın bağlılığı var bazen de aramızda. Yetişkin insanları sadece sevgiyle yönlendirebiliyorsunuz ve bu temel küçüklüğe dayanıyor besbelli.


Ben onu abladan çok evlat gibi seviyorum sanırım.
Bütün güzellikler hep onunla/onlarla olsun…

 Amak-ı Hayal


24.03.2012

Bazı Cümleler Hayat Değiştirir


Bazen bazı soruların cevabını büyüklerden almak hayatın dönüm noktası bile olabiliyor. Çocukken hepimizin meraklı soruları vardı ve bazılarının cevabı büyük önem arz ediyordu. Ama bizim için önemli.. Ebeveynlere sorsan bazılarını saçma, bazılarını sıradan buldukları pek açık. Ne zaman ki boyundan büyük sorular sorsan işte o zaman ikiye ayrılıyor bence ebeveynler. Bir kısım: Hım... Deyip bir düşünerek ciddi bakıyor olaya. İkinci kısım: Sus bakim! Deyip lafı ağza tıkayıp, bu sorular için çok küçüksün edasında bir hal ve tavır takınıyorlar. Hangisi ne zaman doğrudur bilinmez. Ama bir gerçek var ki ebeveynlerin verdikleri cevaplar bazen çocukların hayatını yönlendirir. Hatta çok ciddi yönlendirir…

Anneme şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum. Uzaya nasıl çıkmışlar? Uzaya Ay’a gidilebiliyor mu gerçekten. Elimdeki fotoğrafa bakıp yalan onlar demişti gayriihtiyarî. Fotoğraflarla bize yalanlar sunan ansiklopedilere güvenim sarsıldı. İstediğim cevabı alamamıştım. Ama küçüksün ya annenin dediği daha inandırıcı geliyor. Bir kitapla annen arasında kalsa idin kimi seçerdin? Ben o gün annemi seçmiştim kendinden emin konuşmuştu belki de o yüzden. O bunu belki de umursamadı herhangi bir soru olarak gördü ya da işi vardı uğraşmak istemedi. Ne yaptığını bana ne kadar yanlış bir şey enjekte ettiğini bilseydi eminim araştırırdı. Annem bana bilmiyorum deseydi acaba gözümdeki imajı bozulur muydu? O bunu belki de biliyordu dedim ya uğraşmak istememişte olabilir benimle ya da o da böyle öğrenmiştir kim bilir… Annemi eleştirmiyorum çünkü bunu ne kadar dikkat etsek de bazen yapıyoruz. Uzun zaman inanamadım bu uzay’a gitme olayına. Hala da ilgimi çekmez. Çünkü ilgimi yalan kelimesi hoyratça kesip atmıştı. Yalansa demek ki imkânsız o zaman üstünde düşünmeye değer değil gibi düz mantık gütmüşümdür ve bu ilgisizlik onun uzantısı olmuştur muhtemelen. Bu ne demek biliyor musunuz? Aslında benim astronomiyle alakalı bir mesleğe asla sahip olamayışımın öngörülebilmesi...

Ve şunu da unutmam;
Bir gün laf arasında annemin avukatlar hakkında “onlar Arasat da kalacak, avukatlık yalanın yanlışın, hakkın çok olduğu yer” demişti. Ve benim Avukat olma ihtimalimi bitirmişti. Herkes öğrenim hayatı boyunca birçok mesleği hayal eder az da olsa ilgilenir acaba bunu sevebilir miyim, yapabilir miyim der. Bende herkes gibi çok hayaller kurdum. O olur mu, bu olur mu dedim. Olanlara baktım asla da ön yargı yapmadım o mesleği anlamaya çalıştım fakat gel gör ki hayatım boyunca hiç ama hiç avukat olmanın hayalini kurmadım. Çünkü onu baştan eledim. Arasat da kalmak, suçluyu savunmak, vebalde kalmak bana göre şeyler değildi. Bu bakış açısı öyle uzun zaman benle birlikte oldu ki… Bir gün hukuk dersi hocamız biz davasına baktığımız insanlara şu gözle bakarız “herkesin savunulacak bir yanı muhakkak vardır” aslında böyle bakıldığında çok haklı ve zararsız. Doğrusu da bu olmalı. Herkes hata yapar ve herkesin savunulmaya ihtiyacı olabilir. Kaldı ki avukatlar sadece suçlu suçsuz olayının ötesinde boşanma davaları, icra, çocuk davaları pek anlamam ama bir sürü alanı var. İlla ipten bir haksızı alacakmış gibi düşünmek ne saçmaymış. Sanki sadece suçlunun savunmaya ihtiyacı varmış gibi düşünmek yanlışmış. Suçsuzun, zan altında kalmış kişinin, gaspa uğramış kişinin, mağdurun da savunulmaya ihtiyacı var. İşte bunları küçükken göremiyorsun sonra biri yanlış bir şeyler söylüyor ona göre şekil alıyorsun bilinçsizce. Yakın bir zamanda anneannemin ağzından da aynı cümleleri duydum ve anladım ki annem bunu annesinden öğrenmiş ve hiç büyüyünce bile sorgulamamış…

Dedim ya bunu hepimiz fark etmeden yapıyoruz zaman zaman. Ve kimin için ne kadar önemli ve de neleri etkiler bilmiyoruz, tahmin edemiyoruz…

Amak-ı Hayal

23.03.2012

Depresif Oyun Parkı (2)


O günü kolayca unutmak o kadar da mümkün değil. Beş yaşına gireli henüz üç gün olmuştu. Marketten Kerim için çilekli süt kendim içinse pasta malzemesi almıştım. Bütün gün çilekli süt diye başınım etini yiyen o değilmiş gibi, parktaki arkadaşlarını görünce tutuşturuverdi elime süt kutusunu. Gözleri parladı tam takım herkesi oyun parkında görünce. Çekiştirmeye başladı eteğimden ve üç parmağını gösterip bu kadarcık oynayayım sonra eve gideriz n’lur dedi. Bilir ki aslında akşamüstü oyun oynamaya çıkmayız evden. O saatte yerler mühürlenir. Hem anneler yemek yapar o vakitte hem yemek yapıp hem çocuklarını kontrol etmek zordur. Ben olmaz dedikçe çilekli süt inadı oyun inadına dönüştü. Tamam, ama az dedim. Şirinliğine dayanamayıp girdik parka. Emektar bankların ağlamaklı yüzünü görmemezlikten gelerek oturdum eğreti. Oturduğunda anlıyor insan, günün ne kadar yorgunluğu varsa yerleşiyor banka yavaş yavaş. Bir rehavet çöküyor insanın üstüne. Elimdeki poşetleri bankın uygun bir köşesine yığıp başladım çocukları izlemeye. Ne çabuk büyüdü hepsi gözümün önünde. Çocuklar ne kadar çabuk büyüyor. Büyüdükçe zorlaşıyor hayat. Büyüdükçe gidiyor sevinçler. Memnun etmekte edilmekte zorlaşıyor. Kontrol elinden çıkıyor. Sevgiyle kurduğun bağları gün geliyor sevgiyle bile yönetemiyorsun. Ve sonra soruyor insan kendine saygıya bağlı sadakatin damarı hangi hissin üzerinden geçiyor? Mutluluk bir anne için çocuğunun diş çıkarmasıdır, ilk adımıdır, giysilerinin küçük gelmeye başlamasıdır, yardım edicem diye ıslak bir bezle peşinde dolaşmasıdır.

Dalmışım…

Kerimin çığlığıyla irkildim. Can havliyle vardım yanına, kucağıma aldım. Etraftaki olayı özetlemeye çalışan kadınlar, çocuklar endişeli halleriyle korkumu daha da çoğalttılar. Handan fena düştü çocuk, kaydırağa binmek için merdivenleri tırmanıyordu son merdivende ayağı takıldı yere düştü. Gerçi kum bir şey olacağı yoktu da kafasını demire çarptı dediler… Gözümün önünde nasıl düştüğünü görmedim oğlumun. Etraftaki sesler birbirine karıştı denilenlerin hiç birini anlamadım. Taksi çağırmışlardı bindik gittik hemen. Tansiyonum yükselmiş. Hipertansiyon hastası olarak sıkıntıya hiç gelemem zaten. Stres en büyük düşmanım. Kaç kez acilde direkten döndüm. Tansiyon hapımda yanımda yok hastaneye kadar zor dayandım. Kerim’e ne olduğunu hiç bilemeden uzun uzun uyutmuşlar beni. Rahat rahat uyuduğum sessiz bir odada açtım gözlerimi. Şimşek gibi indi beynime tüm olup bitenler. Başımda bir doktor uyanmamı bekler gibi dikmiş gözlerini üstüme. Tansiyonunuzu zor dengeledik şimdi beni sakince dinleyin dedi ve başladı anlatmaya.

“Hastanızın geldiğinde gözle görülür bir sorunu yoktu. Başına aldığı darbe yüzünden beyin mr ve tomografisini aldık. Bir sorun görünmüyordu. Müşahede altında tuttuk fakat bir komplikasyon oluştu ameliyata aldık…”

Belki doktordu, belki hemşire, beyaz önlük giymiş herhangi bir kimse de olabilir. O kadar uzatmıştı ki cümleleri sinirlerimi germişti eee diye bağırdım. Hissizce ve sabırlıca baktı sanırım yüzüme “öldü!” dedi. Hiçbir tepki veremedim. Durdum öylece yatağın içinde Bir enjeksiyonla tekrar kapattım gözlerimi. Gözüm kapalı gelen, giden, konuşan ne varsa duyuyordum. Odamdaki kadın bilmiş bilmiş konuşuyordu benim hakkımda. Hipertansiyonu var, kalbi var, kolastrolü var, şekeri de var. Vücudu çok dirençsiz…

Gözlerimi açmadan konuştum kendimle uzun uzun. Sabah evin içinde çilekli süt diye çekiştiren evladını akşama ölü bilmek çok saçma. Yeni aldığımız oyun hamurunun kapağını bile açmadı daha. Yaza sünnet düğünü yapacaktık davetli listesi hazırlıyorduk beraber. Komşunun güzel saçlı kızı Sibel’de gelecekti. Dans edeceklerdi beraber. Anne yazmıştı geçen gün resim kâğıda özene bezene bunu asalım demiştik de bir türlü çerçeveletememiştik. Bir de resim yapmıştı ‘kalpten uçan balon.’ Kalp şeklinde olursa dengesi bozulur uçmaz o demiştim de uçacak diye ısrar etmişti. Onun icadıymış o bulmuş bunu güya. Bilmiş bilmiş konuşmalarından gurur duyduğum oğlum artık yok musun? Ondan mı kalpten uçan balonuna beni almayışın… Ondan mı acaba herkes el sallarken o resimde sen uçan taraftın…

Depresif oyun parkı (1)

Amak-ı Hayal

19.03.2012

Depresif Oyun Parkı (1)


Baktıklarımızla gördüklerimiz arasındaki fark
Kimimiz için gelişim
Kimimiz için yenilik
Kimimiz için mutsuzluk
Kimimiz için sevinçtir…

***
Kalabalığına alışamadığım İstanbul sokaklarında her zaman ki gibi insanları gözlemliyorum. Uzun yürüyüşlere dayanamıyor artık vücudum. Her yarım saatte bir gözüm banklarda. En çok meydan banklarını tercih ediyorum. Çünkü buradan etrafı gözlemlemek çok daha kolay... Meydan banklarına bile yerleşen hanımlar tanırım. Vaktinin çoğunu çoluğuna çocuğuna bir şeyler örerek, azami bir gayret içinde geçirir. Hususi gelip burada örer örgüsünü. Sahi ya nasılda kaçmış gözümden. Bir kadın evinin sıcak odalarını bırakıp sürekli meydan banklarında deli gibi örgü örüyorsa sormak lazım acaba eşiyle arası nasıl… Belki iki ters bir düz gidiyordur o da. Hayatı düz örgü gibi örenlerin zaten işi olmaz ki bu banklarda.

Yılmışlığın ezber ettiği yerlerdir meydanlar ve eve en yakın (oyun parkları) sokak bankları. Hep aynı sureti görmekten artık merhaba demek mecburiyeti doğar. Gözlemlediğim sadece insanlar da değil. Eşyalarında bir enerjisi olduğuna inandığımdan onlarında dilinden anlamaya çalışırım. Sen yeter ki anlamak iste, sormadan konuşurlar lisanı halleriyle bütün eşyalar. Mutsuz kadınların yığdıkları hikâyeleri parkların beti benzi atmış banklarından çok dinledim. Hala bilmezmişçesine kulak kabartırım. Her hikâye paslı bir vidadır kıymıklara usul usul sokulan ve her tahta kıymıklarına sahip çıkamayacak kadar (eski) yorgun, perişan. Bilmez mutlu çiftler, liseli tozpembe gençler, sadece dinlenmek için oturup kendi iç sesine dönmeyenler… Bir çocuk parkının yüklendiği anlamlı sessizliği, derinliği, mutsuzluğu, şahit oluşu, kimsesizliği onlar bilmez… Evimin balkonu çocuk parkına bakar bu yüzden daha iyi bilirim oranın sevinçten çok mutsuzluk kaynadığını. Belki de ben mutsuzum… Belki benim güçsüzlüğümün ve zayıflığımın çerçevesidir o her şeye sinmiş olan mutsuzluk.

***

Sabah ezanıyla kalkmayanın bereketi olmaz derdi anneannem. Rızk evvela uykusuna kıyanlara parsellenirmiş. Bu sözü fazlaca dikkate aldığımdan erken kalkmayı huy edindim. Sabah kalkar kalkmaz şöyle bir derler toplarım ortalığı. Kibrit kutusu demek bile tanımlayamaz evimizin küçüklüğünü, kuytuluğunu, darlığını. Müteahhittin kulaklarını çınlatırım her vakit. 7 kat bu minicik dairelerin üstünde nasıl duruyor görenlerde biz aşina olanlar kadar şaşırıyor. Ben bu evi sırf mutfak balkonu büyük diye sevmiştim. Biz kadınlar evin önce mutfağına sonra balkonuna bakıyoruz sanırım. Çünkü ömür bazen bir ev hanımı için mutfaktan ibaret olabiliyor ve soluk alacak tek bir balkon her şeye dayanma gücü veriyor. Üst katın hanım zadeleri bazen burnunun ucuyla evin içine bakar ay burası ne kadar küçükmüş nasıl sığıyorsunuz buraya der. Der ama bilmez asıl sorun duvarları nelere şahit ettiğindir. Asıl sorun beraberce sofraya oturduklarınla yuttuğun lokma arasındaki samimiyettir, iç huzurdur, maneviyattır. Şanslısın kız; bu evin temizliği hemencecik biter deyip gönül mü almaya çalışırlar bilinmez. Ben gülümser, içeri davet eder onları anlamaya çalışırım. 

Gözlerindeki çökkünlüğün sebebi acaba kocanla dünkü kavgan olabilir mi? Sen geçen sene depresyon haplarına başlamıştın sahi ne oldu? Alışverişe vurmuşsun yine kendini neden daha genç giyinmeye çalışıyorsun? Sahi kocan kaç günde bir eve uğruyor?

Ben sorsam tüm günün intikamı olur. Ama ona zaten her gün soruyor duvarlar. Bazen aynalar bazen fotoğraflar… Ben sussamda eziliyor karşımda. Kadınlar birbirini tanır. Bin masken olsa bininde de anlaşılır ve tanınırsın. Attığın ilmekten, yediğin tırnaklarından, deli gibi temizlik yapışından, kendini salışından, çok uyuyuşundan ya da tuttuğun nöbetlerden derdin ne hemen anlaşılır… Mutsuz kadınlar; birbirlerini yorgun yüzlerinden, iki beden fazlaca olan kilolarından, ellerindeki deterjan yıpranmışlığından tanırlar…

Bütün günümü temizlikle geçirdiğim halde baş edemem bu dört duvarla. Duvarları sürekli terleme yapar, kimi yerleri öbek öbek boya/ sıva kusar. Bazen dokunduğum pencere kulpu, kapı kulpu elimde kalıverir. Tuvalet taşlarının sarılığıyla her gün mücadele ederim. Lavaboların her yerini ovarım. Ne kadar ovsam da yerleşik mutsuzluğumun hıncını alamam. Kolumun dirayeti kesilince hantal vücudumu bir koltuğun üzerine atar başlarım ağlamaya. Ağrıyan koluma ağlarım, duvarların rutubetine ağlarım, evden çıkmak bilmeyen yemek kokusuna ağlarım, yalnızlığıma ağlarım, en çok da dışardan gelen çocuk seslerine ağlarım...

Yaşadığım hiçbir günü diğerinden farklı kılamam. Kerim’im ölmeseydi belki de geçmiş yarıda kalmış son ilmek gibi olmazdı hayatımda.

Tek bir yanlış bütün ilmekleri söktürtür insana. Bu yüzden bazılarının hayatı ileri doğru giderken kimilerin ki geriye doğru gider…


Başka  bir hayat yok gidemiyorum (dinle)


Amak-ı Hayal

18.03.2012

Bilmiyorsun, Bilmemek Yanlışlara Sürüklüyor


Terslemezdi beni hiç. Ben onu, beni kırmaktan korkan halleri ve cadılığıma karşı gösterdiği sakinleştirici tavrı için sevmiştim. Bağırmazdı bana hiç. Zorlardım da bir gün olsun sabrı taşmazdı. Daha çok severdim… Basardı beni bağrına, bende milyon kez özür dilerdim. Haklıda olsam özür dilerdim. Sakinliğini ödüllendirirdim kendimce. Çabuk affederdi… Bir kez daha âşık olurdum. Ama yapma böyle kavgamı edicez derdi sınırlar zorlanınca. Bir kez daha severdim onu.
Seneler geçti…
Aynı sakin adam… Her şey aynı kendimden çok ona garanti veririm değişmez o dünya tatlısı. Hiç değişmedi. Sonra bir gün sesi yükseldi. Bir gün daha… Derken yoruyorsun beni dedi. Gücendim ama belli etmedim. Sevmiyorsun sen beni dedim. Aslında benimle ilgilen demek istemiştim. (Be adam ben cümleleri uzatıyorsam seni özlüyorum demektir bu.) Söylendim çokça içimden… Söylendim ama söyleyemedim. Sustum sadece.

Günler geçti… Mesajı geldi sana ihtiyacım var. Senin bana ihtiyacın yok dedim üzgün üzgün. (Gel buraya saçmalama deli! Desin. Ben koşarım şaşkınım ben, herkesten daha aptalım.) Ben iki gündür hastanedeyim bilmiyorsun ki dedi. Utandım… (Ben sevmiyor dedim kendime içim soğusun kızgınlığım geçmesin diye.) Hâlbuki ağrılarından çektiği zoru bana yansıtmamak için uğraşıyormuş. Aptalım dedim ya ben herkesten daha aptalım.

O adam değişti ama bi sor neden değişti. Dayanamıyor çektiği sağlık sorunlarına. Dünyanın ilacını yutuyor. Halsiz vücudunu kaldırıp hiçbir şey yapamıyor.

O adam değişmedi zor günler geçiyor. Benim nazımla oynayacak hali yok çünkü… Ben bencillik ettim. Aslında yine haklıyım ama bazen haklı olmak yetmez. Ben bütün sinirlerimi belki de hep sende çıkardım. Şimdi istediğin kadar kızabilirsin bana sebepli sebepsiz. Şimdi benim sakin olmam lazım. Benim seni sarıp geçti demem lazım. Ve tüm “sen beni sevmiyorsun” cümleleri savurduğum o günler için senden özür dilemem lazım.

Senin için üzüldüğümü görünce daha çok kızıyorsun. Sağlığının üstüne çok düşünce haliyle bunalıyorsun. Ondan daha az konuşuyorsun. O yüzden bana anlatmıyorsun. O ağrılar bende olsaydı dememe bile müsade etmiyorsun. Bütün sorunlar senin olsun ben mutlu olayım istiyorsun. Bilmiyorsun... Bunun ne kadar imkansız olduğunu bilmiyorsun. Çoğu zaman kapalı bir kutusun açamıyorum seni. Ne hissettiğini bu kadar uzaktan anlayamıyorum. Yoruyorum çünkü çok yoruluyorum. Sen tükenirken ben var olamıyorum...
Sen beni çok seviyorsun bunu biliyorum.
Yazının ilham müziği
Amak-ı Hayal

16.03.2012

Göz Hakkı


Çalışkan bir insandı babam. Hem memurluk yapardı hem atölyesini işletirdi. Dükkânını mesai saatlerinde açmamasına rağmen sanırım şikâyet edilirdi kimilerince. Tırnaklarıyla kazıyarak derler ya hani, işte öyle bir çalışkanlığın azmiyle edinmişti her şeyini.

Ben bu sebebe bağlamıştım sürekli oraya buraya tayin edilişini. İlçelere gitti önce. Sadece hafta sonu gelebiliyordu eve. Sonra bu yetmedi İstanbul’a gönderdiler. Aylarca uzak kaldık babadan. Zaten çok çalışıyordu zaten göremiyorduk yüzünü İstanbul’a da tayin çıkınca hepten uzak kaldık.

Gönderdiği para zor yetiyordu geçinmemize. Birçok şeyden fedakârlık yapmak zorunda kalıyorduk. 3 kardeşiz üçümüzde küçüğüz. Her gördüğümüzü isteyemeyeceğimizi bilsek de isteklerimiz hiç bitmiyordu. Mutfaktan da kısmaya başlamıştık bu bir çocuk için en dayanılmaz şey bence.

Sık sık anneannemlere gidiyorduk ve akşamları eve yürüyerek geri dönüyorduk. Yine sıcak ve güzel bir yaz akşamıydı. Eve dönerken yolda bir aile gördüm hepsinin elinde haşlanmış mısır. Özellikle de yazın insanların elleri hiç boş olmaz ki; kimileri akşam banklarda çekirdek çitlemek için hususi dışarı çıkar, kimilerinin elinde dondurma kimilerinin elinde ise haşlanmış mısır…

Ama en çok haşlanmış mısırın kokusu sarar ortalığı, mis gibi de kokar. Yoldan o ailenin yanından geçerken istemeden baktım çocuğun elindeki mısıra. Beni fark ettiler. Fark ettikleri halde bakışlarımı çekmedim o çocuğun üstünden aman ne olacak sanki bakamaz mıyım diye de sinir yaptım içimden. Annemden isteyemezdim alamazdı eminim. Ama o çocuğa bakarken de onlardan bir şey beklemedim. Solladık onları iyice vakit geçmeden bir an evvel eve gidebilmek için boyumuzdan büyük adımlar atıyorduk biz üç kardeş. Mısır yiyen yoldaki o aileyle aramızdaki mesafe epeyi açılmıştı. Sonra o çocuktan bir feryat koptu ben düştü diye tahmin ediyorum. Ama nasıl ağlamak ortalığı inletiyor. Sanırım kötü düştü diyorum içimden. Arkadaki seslere kulak kabartıyorum benim yüzümden düştü deyip üzülüyorum.

Annem aldırmıyor durumdan habersiz eve gitmek derdinde, son hız adımlar atmaya devam ediyoruz. Arkamızdan biri seslendi duralım diye. Bir baktım o çocuktan az büyük ablası gelmiş peşimize, koşmuş yakalayabilmek için nefes nefese. Elinde bir tane ortadan koparılmış haşlanmış mısır. Soluk soluğa annemle konuşmaya çalıştı. Abla bunu size getirdim dedi. Annem anlamadı ama ben anladım. Bakamadım kıza mahcup oldum. Göz hakkı dedi ve o mısırı alalım diye çok ısrar etti. Annem aldımı hatırlamıyorum. Asla kabul etmez böyle şeyleri. Aldıysa da ben yemedim eminim. Çünkü o günün mısır kokusunu hatırlıyorum ama o mısırın tadını hatırlamıyorum…

Belki bu yazıya denk gelirsin güzel çocuk. Eğer sende beni o günkü gibi iyi hatırlıyorsan özür dilerim...


(Ben yollarda bir şeyler yemeyi çok severim. Ne zaman elimdeki yiyeceğe bakan birini görsem o günü hatırlar, paylaşmak isterim.)

Amak-ı Hayal

13.03.2012

Bir Bilmecedir Yakınlık


Annemle babam küçükken de çok kavga ederlerdi. Hep aynı şeyler için değil, her şey için kavga ederlerdi. Bazen uzun sürerdi bu suskunluk günler, haftalar, aylar. Bazen de kısa…

Uzun suskunlukların ardından büyük özürler beklerdim ben hep onları izlerken. Bazen sofrada ortamı yumuşatan bir söz, bazen sıradan bir hareket yeterdi suskunlukları bozmaya. İşte o zaman çok kızardım onlara. O haftalar süren sessizlik üzerdi çünkü beni. İçimdeki yaşama sevincini azaltarak haksızlık ederdi. Baskı hissederdim üstümde ya da ne bileyim belki de sorumluluk… Sonra ufacık bir cümlede saklı barış mesajına olumlu verilen cevaplar benim günlerce süren üzüntüme değmediğini gösterirdi. Çok sinir bozucuydu. Madem kolaydı barışmalar neden haftalarca sürerdi ayrılıklar? Sevinemedim, anlamsız hengâmelerden çıkan düşüncelerimin sorularını cevaplayamazken. Sebepler varken, anlamsız barışmalar ilan edilirken ve en kötüsü de tekrarlanacağını bile bile…

Bazı sevinçlerde yarım yutkunur insan. Bilir ki bu kısa sürecek, bilir ki yarım sevinçtir o devamı gelmeyecek.

Ama unutmuyorum hiç. Bir akşam misafirliğe gitmiştik. Saat geç olmasına rağmen mesafenin çok da uzun olmaması sebebiyle yürümüştük. Güzel bir yaz akşamıydı. Şehrin merkezi pırıltılı… Büyük parktan müzik sesleri yükseliyor. Parkın içindeki akülü arabalar hala faaliyette. Maraş dondurmacısında sıra bile var caddeye doğru. Baharın coşkusu, havanın güzelliği herkesin yüzüne yansımış. Kestirme olsun diye parkın içinden bir yol seçiyoruz. Ben etrafı gözlemliyorum bir yandan. Keskin yeşillik kokusu geliyor burnuma ve uzaktan uzağa bir hanımeli… Derken bir baktım annemle babam kol kola. Mutlu bir aile oluverdik oracıkta. Herkesin morali iyi… Annemle babamı kol kola gördüm ya o parktan geçen en iyi aile ilan ettim bizi. Sevincim içime sığmadı. Arkalarından dikkatlice izlemeye devam ettim onları. Uzunca bir müddet öyle yürümeye devam ettiler. Derin bir nefes aldım ve o yol hiç bitmesin istedim.

Sorsan bir daha ne zaman öyle gördün oları, hiç derim. İşte o yüzden kimileri için sıradan bir yakın temasın bende dünyalar kadar yeri var. İşte o yüzden annenle babanı el ele görebiliyorsan kıymetini bilmelisin dostum.

Unutma ki bu kareyi ömrünce bir kere gören var göremeyen var.

Amak-ı Hayal

6.03.2012

İçinde Bir Burukluk mu Var?


İnsan içindeki burukluğun sebebini muhakkak bilir, bilir ama anlamlandıramaz bazen. Toparlayamaz...Bir cümleden oluşan tek bir hamleye oturtamaz.

Burukluk, sönmüş bir ateşin son demleri gibidir. Dışardan bir şey o sönmüşlüğü eşeler altındaki son demlerini oynayan kora ümit verir ya da veremez, ikisi de sıkıntı vericidir… İçin yanar neden yandığını bilirsin ama bilemezsin. Nasıl olur öyle deme. Sen hiç burukluğunun altında kıvranan sancıya kulak verip de cümleye vuramadığın anlar yaşamadın mı? Ya da hiçbir cümlenin, içindekileri tam anlamıyla karşılayamadığı zamanlar yaşamadın mı?

Bir burukluk varsa ve adını koyamıyorsan birden fazla şey var demektir. Hangi birini anlatayım ya da bir şey yok cümlelerinin bağlamında gerilmektir. Bazen yalnız oturduğun bir banktan baktığın deniz elem vericidir. Çünkü içindeki kora değer burukluk hissi verir. Elinde kırmızı balonuyla küçük bir kız çocuğu geçer yanından içini çekersin. Yerde bir silgi bulursun tatlı kokar. Eline bir dantel alırsın annenin sandığı gelir aklına için yanar. Alnını koyduğun seccadede anneannenin emeği vardır her biri ilmeğinde tek tek, canın sıkılır. Bir kurabiye aşırırsın mutfaktan, gevrektir, yerlere dökülür eline bir gırgır alırsın ufacık taneciklerin içinde bambaşka düşüncelere gider aklın. Bir yağmur yağar o günkü gibi ıslatır seni bütün düşüncelerini alsın götürsün istersin. Kimi zaman sevinçten burkulursun kimi zaman üzüntüden.

Olduğun yer, yaptıkların, yapamadıkların, geleceğin, geçmişin her şey bir gün bir burukluğun ufacık bir anımsatmasına teslim olur. Bir kalemtıraşa, bir kokuya, bir figüre, bir dalgaya, bir damlaya, bir söze, bir gülüşe…

Velhasıl sıkma canını derim ben. Hayatının küçük çaplı ama hep geri dönecek bir fırtınasıdır bu. Ya da dalgası… Es, dalgalan ve durul… Burukluk hesaplaşmadır bazen kendinle, bazen de yutamamaktır hep boğazında kalır. İçine kapatır insanı ama lazım değil midir zaten bunlar. İçin de burkulmazsa, o özellikle de tatlı- eskileri nasıl hatırlar insan… Başka çaren yok olaya böyle bak ya da bakma okuyucum ben  belki de saçmalıyorum...
Amak-ı Hayal