31.05.2012

Dilemma


Sana gelmek için türlü bahaneler uyduruyorum. Uzaklaşmak içinde kendimi her gün gerçeklerle yüzleştiriyorum. İstiyorum ki gerçeklerle yüzleşirken öfke, sinir, kin duymayayım ve sana yaklaşmak için bahaneler uydurduğumda da fazla duygusallığa kapılmadan aşayım bir şeyleri. Yapamıyorum… Eşit bir uzaklıktan olması gerekene duygular karıştırmadan yaklaşamıyorum. 

Şimdi kim üzüyor beni sence. Sen mi? Öyle değil işte. İnsan en çok kendi kendini üzüyor istekleriyle, arzularıyla, başa çıkamadığı duygularıyla... İnsan en çok kendine yeniliyor. Düşüyor, doğruluyor üstünü başını görmezden gelerek yine devam ediyor.

Sorsan bana en çok senin yıpratmışlığındır bizim sonumuzu hazırlayan derim. O sona hiç katkım yoksa bile hala yakınında olarak, farklı bir paye ediniyorum kendime. Senden daha fazlasını yapıyorum sanki istemeye istemeye. Öfkemi besleyeceğime sevgimi besliyorum. İkisinin ortasında olunmuyor belli ki. Ama sevmek yakınlaştırıyor gayriihtiyarî. Ve başa sardırıyor her şeyi. Bense başa sarmak istemiyorum.

(masum)Yalanlar söyledim bende sana. Gece korkmamıştım, kâbusta görmedim, sen ilgilen diye söyledim hepsini. Ama biliyorum beni sana yaklaştıran yalanlar umurunda bile değil. Zaten bensiz uyuyamıyorsun bunu kendine ceza gibi görüyorsun. Zaten bir sebebe bakıyor gel deyişler. Ve biz fırsatları hiç kaçırmıyoruz ömrü kaçırdığımız kadar. Sen halinden memnun huzurla uyuyorsun sarılınca. Bense başka yalanlar peşindeyim tek kullanımlık. Bense inandırdım kendimi korktuğuma ve sarıldım sana sıkıca. Bir dünya sebep var sırtımı dönmem için. Ama yapamam…

Git demek gel demekten daha ağır geliyor. Uzak iki şehri birbirine bağlayıp seninle gözlerimi kapatıyorum…
Amak-ı Hayal

30.05.2012

Derin Uykular

Yüzümdeki makyajı silmeden yattığım oluyor. Dişlerimi fırçalamadan, üstümü değişmeden… Kendinden desenli yastık kılıfımı sabah ruj lekesiyle, kalem bulamacı olmuş gözyaşı dalgalarıyla bulacağımı bile bile… Her gün ağzımda tatsız, kekremsi bir tatla uyanacağımı bile bile… O kılıfı her gün yıkamam gerekeceğini bile bile… Sensiz gecelerin zorluğuna inat umursamıyorum.


Her şey normalmiş gibi normal işlerimi göremiyorum. Acizlik gibi görünür belki de. Özlemek bence acizlik… Çaresizlik… Kısaltamadığı mesafelerde kaybolur insan. Rüyaları bile uzar. Aşılamaz görürsün her şeyi.

Aldığın nefesi geri vermek istemediğinde başkalarına sadece komik görünürsün. Hâlbuki bazen yaşamaktır komik olan…



Amak-ı Hayal

28.05.2012

Detaycı Olmak 2



Yine her zamanki gibi kendi iç sesimle istişare içindeyim. Karşıdan çocuklu bir kadın geliyor. Çocuk olabildiğince arsız, anne olabildiğince inat… Uzlaşma annenin dayağıyla sağlanıyor. Yolun ortasında genişçe kulaklarını annenin kemirgen tırnakları arasına veriveriyor çocuk. Sokak ortasında olmasa böyle şeyler diyorum. Diyorum ama kucağında daha da küçük bir çocuk, kolunda bebek çantası ve önde giden alçak dağları ben yarattım edasındaki kocasına bakınca başımı sola çevirip yoluma devam ediyorum. Bu herifler ne zaman paylaşmayı öğrenecek deyip kadını içten içe haklı buluveriyorum.

Yine vitrin camlarını eleştirip gayri ihtiyarı bir hal ile mağazalardan birine giriyorum. Bu sezon ispanyol paça pantolonlar daha ön planda, sanırım lacivert ve bordo tutkum pantolona da yansıyacak diye kendimle konuşurken kabindeki seslere kulak veriyorum istemeden. Satış danışmanı ısrarla bu size çok güzel oldu diyor. O kadar çok beğeni cümlesi kuruyor ki kabinden iyice çıkmasını beklerken buluyorum kendimi. Meraklı gözlerle bakıyorum “o kadar güzel olan ne acaba” diye… Dar beyaz pantolonlu bir kadın çıkıyor. İçindeki iç çamaşırı bağırıyor ifşa edildiğinin farkına varmışçasına. “içim görünmüyor değil mi ? Sanki bu pantolon iç gösteriyor” yok yok size öyle geliyor ısrarları eşliğinde kasaya varıyor. Ah ne sahtesin hayat. Şimdi durdursam seni çamaşırının rengini söylesem kesin bana kızarsın egomuzdan geçilmiyor çünkü; hep en güzelsin, harikasın cümlelerini duymak gibi bir huy edindik!

Gülmeyi öğrenmek için senelerimi harcadım ben. Çünkü bize başımızı öne eğip ciddi olmayı dikta ettiler hep. Sonra gördüm ki bir sadaka bile vermez olmuş yüzüm. Konuşma özürlü olmuşum. Selam vermek zor gelmiş. İçimle konuştuğum kadar dışımdakilerle konuşsam her şey daha sağlıklı olacakmış. Geç oldu ama fark ettim hepsini. Değiştim, geliştim, öğrendim her birini. Şimdilerde ise yüzümde en çok tebessüm mimiklerinin derinliği var. İnsan gülmeye gayret edince bir zamandan sonra üstüne yapışıyor bir parçan oluyormuş. Bunu bir seminerde duyduğumda samimiyetsizce gelmişti. Ama hiç düşündün mü samimiyetini geliştirmek için bazen samimiyetsizce de olsa "tebessüm" etmen gerektiğini…

Tecrübeyle sabit…


Amak-ı Hayal

27.05.2012

O Bizim Kavuşmalarımız Yârim, Mahşere Kaldı…


Sevgili yıllar sonra tek bir esintiyle yine düşer eteklerine. Gel der yine içli içli. Gel derde gidilmez bir vakitte, itemezsin bir çocuğu itip de terk eder gibi. Azarlarsında korkmaz bilir senin içini. Avuçlarını bir ateş sarar. Tüm gövdende hasret ateşi yanar. Bir dokunsan, bir sarılsan tüm ruhunu teslim edip yok olacakmışçasına hisli ve istekli.

Ama işte onca geçen zamanın üstünde eskiyememişsin sen. Zorladın da olamadı ya bir vakit. Artık zorlamaya da korkarsın. Nasip değilse eğer yine acı çekmek vardır işin ucunda, göze alamazsın. Vazgeçmez sevgili. En çok sağlığını merak ettiğim sevgili… Bunu bilirmişçesine durduk yere; “tavsiye ettiklerin iyi geldi” diyor. ( Bak sen bana iyi geliyordun yine iyi gel demek istiyor. İstiyor da anlamak zor geliyor. ) Bense içimden o bizim kavuşmalarımız yârim, mahşere kaldı… Diyorum.

Hepsi mahşere kaldı.
Kokun, sesin, tenin, nefesin…
Bütün söylenememiş sözler…
O özlem var ya o özlem, karşımda çocuk gibi ağlatan seni,
Beni bilmediğim duyguların sürüncemesinde bırakan…

Ah işte o kavuşmalar mahşere kaldı…


Amak-ı Hayal

10.05.2012

Korkuyorum


Hangi taşı kaldırsam altından sen çıkarsın diye korkuyorum. Senden korkmuyorum hissedeceklerimden korkuyorum. Bir süre zarfı dâhilinde her şeyin kuş tüyü gibi uçuşuna şahit oluyorum. Hafifsin… Hafifim… İnce çorapla süet çizme giymişim gibi iyi hissediyorum kendimi. Saten geceliğimle yumuşak yastığımda yatarmış gibi rahatım. Ama ne zaman birini sana benzetsem korkuyorum. İçim acıyor. En başa tekrar sararımda senli hislerden kurtulamam diye korkuyorum. Yanında birini görmekten korkuyorum. Sesini tekrar hatırlamaktan korkuyorum. Kendimden emin olamamaktan korkuyorum…

Hatırlarsında seninde düzenin bozulur diye korkuyorum. Varsa biri, en zararsız benden ürker diye ya da düşmanlık eder diye korkuyorum. Mecbur kalırda bir karşılaşmada elini sıkmak zorunda kalırım diye korkuyorum. Gün gelir çocuklarımız aynı sınıfa düşer diye korkuyorum. Farklı sevdaların ortak noktası olmaktan ve yan yana kalmak zorunda kalmaktan korkuyorum.

Senden korkmuyorum. Yaşadıklarından, yaşayacaklarımdan… İçimdeki sönmüş volkanların tekrar aktifleşmesinden tedirginim sadece. Bunu sen bilemezsin bende bilemem. Yaşamak lazım korkusuz... Öylede yapıyorum zaten. Yeter ki kimse sana benzemesin. Gişede bir memur senin gibi konuşmasın. Sevgi hareketleri sen gibi olmasın. Gülmesin kimseler senin gibi candan, içten, sıcacık. Güldüğü için güldürmesin beni senin gibi.

Geçti hepsi. Hafifledim derken tamda, çıkarsan bir yerden yine, en olmaz bir yerde. İki yol kalır biri çıkmazlı. Ya selam vermek zorundayım can çekişe çekişe ya da hatırlamam seni hiç belki de…

(Bütün yazılarımın konusu ben değilim)


Amak-ı Hayal

8.05.2012

Güvensizlik


Güvensizlik başlı başına bir sorundur hayatta. İnsan yeri gelir kendine bile güvenmez. En sevdiklerine, en bildiklerine, en çok güvensin istediklerine, hayata, yaptığı işe, söylediği söze… Güvenmezsin işte. İstersinde olmaz bazen. Kimi zamanda can alıcı noktası en çok umduklarının sana güvenmeyişidir. Hele ki o ailense insan iki kere üzülür. Sahi ya bir insana ailesi de güvenmezse geriye kim kalır?

Bazıları lafta söyler hep, arkandan aleyhine delil arar durur. Ailende varsa hele ki böyleleri dost mu düşman mı insan bir düşünür. Hiçbir şeyde yapmamışsan daha çok koyar bu paranoyaklık. İnsanın ruhunu zedeler. Belki de sinsi bir öğüttür bu “babana bile güvenme” demeler. Gördüklerine, duyduklarına inanan anne babalar vardır. Bu kadar basittir işte yargılamak, kolayca kanmak ve haksızlık için büyük adımlar atmak. Bir söze, bir yanlış anlamaya bakar güven köprüsünü yıkmak.

Hangisine daha çok üzülür insan. Güvenilmediğine mi? Yoksa altında yatan o hiç tanınmamışlığa mı? En çok kimin kalbi kırılır? Güven bağı olmayan ailelerin içinde de kocaman sevgisizlik vardır. Güçsüzlük vardır. Yanlış yaklaşımlar ve yabancılaşmak vardır. Güvenin kalbini kırdıysan bir kere o insanın seninle bir şeyleri paylaşması artık fazlaca imkânsızdır.

Anne babalar çocuklarını bebekken ki kadar masum sevmiyorlar. Küçükken attığı bir adım için kocaman takdir edilen o çocuklar, büyüdüğünde de aynı desteğin güvenini bulamıyorlar. Hep bir baskı hep bir güvensizlik peyda oluyor. Ve maalesef bu daha çok sözde değil histe fark ediliyor. Her şey bir yana haklı çıktıklarında en çok onlar üstüne geliyorlar. Nasihat için fırsat arayan anne babalar görevlerini başarıyla yerine getirdiklerini sanıyorlar. Yanılıyorlar. Büyüyünce hiçbir şey değişmiyor aslında. Bir evlat anne babasına hep muhtaç…

Büyüdüğünde ve özgür olduğunda anne babasının yüzünü bile görmek istemeyenlerin inceden inceye yeşermiş tohumları bunlar. Her fırsatta nasihate boğduğun ve güvenmediğini her eyleminle fark etmeden ele verdiğin, zamanın birikintisi bunlar. Bir evladına sarıldığında her seferinde senden kaçıyorsa düşün bakalım bu soğukluğun sebepleri nelerdir?

Düşün çok iyi düşün…
Bütün samimiyetsizliğin sende saklı…
Bir de hiç bilmediğin kırıklıklarda…


Amak-ı Hayal