13.07.2017

ÖZLEMEK...

Ellerimde kâğıtlar ve kâğıtlara sinmiş sigara kokusu, keskin kokular arasında kimliğim… Tüm belirsizliklerin kayıyor bir tutam sayfanın arasında.  Bir cümle var ki eriyor kalbim… Bütün gün zihnimde dolaşıp duruyor. Yetmiyor… Kesip çıkardım onca cümle arasından.  Özledikçe cüzdanımın ucundan çıkarıyorum, kimseye göstermeden bakıp yerine koyuyorum.  Özledikçe diyorum oysa ben mütemadiyen özlüyorum. Avucumda geriye kalan yazdıkların var. Elimin sıcaklığında cümleleri sıkıştırıp işkence ediyorum. Terim, tenimde maviye bulanıyor…

Bir satırı hasret ile okumadıysan özlem kokan bütün hikâyelere yabancı kalırsın. Mürekkep abartılı gelir, sözlerin hakkını veremeyeceğinden bulunduğu yeri terk edersin. Zira hasretten bir payen yoksa okumamalısın çünkü bu satırlar bir Hz. Yusuf gömleği etmez, edemez… Oysa hep derim özlemin bir kokusu vardır. Özleyenlerin kilometrelerce yoldan hissettikleri şeyler dedim ya özlemde nasibi olmayana abartılı gelir. Ne ağırdır oysa bilmek... Kokusu içine işler Hz. Yakub'un hasreti gibi… Hiç bitmeyecekmişçesine bir özlemle özlemek… Her an bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibi ümit etmek. Seni dipdiri tutan “ümit var olunuz” cümlesine sarılıp sızım sızım sızlamak… Bu dünyadan bir Hz. Yusuf geçti. Güzelliğinden başka hiçbir şeyini pek de konuşmadığımız Hz. Yakub’un oğlu Yusuf… Züleyha’nın hasreti, aşkı, sevdası olan Yusuf… Benim satırlarımda tanıklık etsin diye iliştirdim onu buraya. Özlemi de hasreti benim satırlarımın anlatacağı iş değil zira…

Ben bütün devrik cümlelerin mavi mürekkebinden devam edeyim. Elimle gönlüm arası kıyamet olan o satırlardan… Çocuklar gibi sevindiren ama maziye gömen, özleten cümlelerinin üzerinden kaç iklim geçti bilinmez. Bu denizin suları bile değişti. Çok nefes geçti, üstüne koymaya kıyamadığım bir yığın anı biriktirdim. Sen gelmedin…

Oysa sevmek seni özlemenin bir parçasıymış. Ben belki de sadece seni özlemeyi sevdim. Belki de sana dair diye özlemeyi sevmek istedim…

***
~S’özde Yazar~

30.06.2017

BEKLEDİM

Bekledim… İtina ile bir iskemle üstünde öylece gelişini bekledim. Bekletilmekten nefret ederim ama gel gör ki beklemeyi çok sevdim. Aynı hissin eylemi değillerdi, seni beklerken fark ettim. Saatime bakarken gelirsin diye kitaplara verdim kendimi, çayım bir köşede buz kesti… Ne kitaptan bir şey anladım seni beklerken ne de çaydan…

Gelişini göremem diye kaç sıcak çaydan vazgeçtim. Sadece bir tebessüm ile yanımdan geçişini görmek için öylece bekledim. Tek bir cümlen ile baş başa kalmak için onlarca yol kat ederdim. Sebebi bilinmez bir muhabbet ile bekledim. Sen ise bazen geldin bazen gelmedin… 

Yağmurlar geçti bu kaldırımlardan, soğuk tutan rüzgârlar üfledi giysilerime, iskemleleri kaldırdılar ben yine de bekledim…

Ne çok severdim gelme ihtimalini, bir sözünün sözüme denk düşme ihtimalini… Ah o ellerin… Hep üşüyen ama ısıtanı olmayan ellerin… Mütebessim yüzün ile hem hal olan ellerin… Hiç şikâyeti olmayan hallerin… Nasılsın demeden nasıl olduğunu anladığım gözlerin.... Hiç şikayet etmeksizin bakan gözlerin... Hiçbir yerinden tutup kaldıramadığım hislerin...

“Bu yazının cümlelerini özlem sarmış… Kâğıdında tuhaf bir koku var. Kaçıncı silişim bu satırı. Anlatmaya yetmeyen kör cümlelerim yoktu oysa… Beklerken ne çok konuşurdu içimdeki şair.
Yarım sevincim…

Bir garip gönlüm bu aralar
Özledim desem boşluğa düşer tüm sözler.
İnsan gelmeyenini nasıl özler…”

~S’özde Yazar~

BAŞKA BİR DİLDE ANNELİK

Duyguları kaça ayırırız kaçını insana atfeder kaçını diğer canlılarla hem hal olarak yaşarız bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki annelik fıtratı üzerine doğmuş her canlı, annelik denen o duyguyu incir ağacı misali köklerini Can’a salıverip bambaşka sarsılmaz bir kuvvete dönüştürüyor. Ona bazen sevgi, bazen şefkat, bazen merhamet, bazen fedakârlık, bazen candan öte can oluvermek diyoruz. Dünyanın diğer hiçbir canlısında olmayan o sarıp sarmala duygusu, o koku, o burnunun direğini sızlatan, hani severken içi titreyen o varlık… İşte tam da ona biz anne deyiveriyoruz.

Sanırdım ki anne dediğimiz şey sadece insanda böyle derin ve naif… Yanılmışım… Anne olmadığım halde yaşadığım tüm hassasiyetlerden anladım ki her birimiz doğurmadan da anneyiz. Yoksa on iki saat boyunca hamile kedimin karnını hiç durmadan nasıl sıvazlayabilirdim. Onun, sana ihtiyacım var sakın gitme bakışını nasıl anlayabilirdim.

Bir hamile canlı etrafındaki insanların hayatını nasılda güzelleştiriyor ben bunu kedimle fark ettim. Karnında beş yavrusuyla adım adım gün sayarken ne kadar çok şey paylaştık onunla. Çeşmeden su içmek için kolayca çıktığı yere artık çıkamayacak hale geldiğinde ne çok düşünüp su içmekten vazgeçti… Ama ben vazgeçmedim, yapamadığı her şey için ona yardım ettim. Onun gözünde mutluluk benim içimde sonsuz sevgi… Yattığı yerde zar zor nefes alan bir canlının hayatını nasıl kolaylaştırabilirdim… Altmış üç gün boyunca bu dert ile dertlendim. Ben onu anladım o da beni… Kendini temizleyemediğinde, sancılar geldiğinde, midesi bulandığında, canı başka şeyler çektiğinde, üşüdüğünde, üşendiğinde her daim onun yanında olduğumda anladım ki o anne olacaktı fakat ben ondan önce onun annesi oluvermiştim. Bu bağ annelikti ve çoğu zaman anlatılabilen değil yaşanan ve yaşandığı anda anlamlaşıp güzelleşen bir şeydi. Doğum sancıları tuttuğunda yanında sadece beni istemesi de sanırım bu yüzdendi. Doğum için hazırladığım kutunun başında o kadar uzun saatler birlikte zaman geçirdik ki nihayetinde doğum bittiğinde beş küçücük yavrusuyla huzurlu huzurlu uyurken baktım ona ve onun anneliğine uzun uzun hayran hayran bakakaldım. Her şeyi biliyordu ama yine de benden yardım istiyordu. Gözü açılmamış, kulağı daha duymaya başlamamış yavruları meme ararken yattığı yerden sırtına doğru yol alınca daha doğrusu yolunu şaşırınca, iletişimi kopan yavru kedi viyaklamaya başladığında, yorgun kedimin bana seslenişini hatırlıyorum. Derin uykularımdan tek bir yardım çağrısına hop diye kalkıp arkadaki yavruyu önüne koyunca her birinin susuşu da benim anneliğimdi işte…

Arkaya kaçan, yolu şaşan her yavru için uykusuz, bölük pörçük uykular başlamıştı. Ve hissettiğim sevgi, sorumluluk, şefkat bir anda altı kedi annesi olarak devam etmeye başladı. Kedilerde lohusa oluyormuş onlarında doğumda birine ihtiyacı varmış, onlarda yorgun, bol uykulu, mide bulantılı gebelik yaşıyormuş, onlarında duygusal hassasiyetleri olup huyları değişebiliyormuş…

Her bir günün ayrı bir notunu tutmaya başladım çünkü her gün bambaşka yepyeni bir mucizeye dönüşmeye başladı bu birliktelik. Bıkmadan, usanmadan emziren ve temizleyen bir kedinin kapıda güvenlik nöbetleri, sonrasında ise sevmekle beraber kızmak, sinirlenmek, eğitmek gibi farklı yanlarına şahit olunca aynı tepkilerle nasılda benzer olduğumuz geldi aklıma. Oyuna dalıp tuvaletini tutan ve kuma gitmek için artık vakti olmadığını fark edince bulduğu en müsait duvar köşesine işeyen, parkelerde çiş içinde yüzen kedilerle yaşadığım sabır imtihanıyla birlikte benimde annelik sürecinde kızma ve terbiye etme sürecim başlamıştı. Patiler yıkanırken suçlu suçlu yüzüme bakan yavrulara ben nasıl kızmayı merhamet ve sevgiye değiştiysem, annemde, annelerde kendi evlatlarına işte aynısını yapmıyor mu?

Bütün meşakkatli hallere inat sermayesi annelik olan ve bıkmadan usanmadan evladını hiç kimsenin sevmediği kadar seven ve bağrına basan tüm annelere gönülden selam olsun…
Bu dünyayı güzel kılan, yaşanılır kılan onların eşsiz ve benzersiz emekleri olmasaydı biz o sevgi tohumuyla yeşermeseydik bu dünya nasıl bir yer olurdu…

~S'özde Yazar~

19.03.2017

ÜÇ VAKTE KADAR YALNIZLIK

Sağanak bir yağmurun rahmetinden kaçarcasına kaçıyorum yalnızlığımdan…

Sığınacak bir saçak altı arıyorum ama her yer kapalı. Herkes bir vebalı gibi kaçmış olabilir mi benden… Bu kadar çabuk nasıl öğrendiler gittiğini ve nasıl fark ettiler yokluğunun bendeki elemini…  Son ışık huzmesine doğru yol alıyorum yağmur bırakmıyor peşimi, dualarıma ön ayak da olmuyor ne yazık ki… Onun derdi beni daha çok perişan etmek. Kaybettin sen diyor tüm ıslaklığıyla. Haklı… Ben kaybettim seni…  Şimdi hangi güzel gün seni bana geri getirebilir ki…

Yolun sonunda ıslaklığıma son verecek kapıyı buluyorum,  bulduğum ilk boş masaya hiç kalkmayacakmışçasına yerleşiyorum. Temiz bir dayağa ihtiyacım var. Hazır bu kadar ıslanmışken dövsün biri beni. İçim acıyor… Kalbimin yerini unutacak kadar biri dövmeli beni…

Masanın örtüsüyle oynuyorum ya da belki örtü benimle oynuyordur. O bile benimle alay ediyordur. Ne kirli bir masa örtüsü bu! Tıpkı ona benziyor… Sular damlıyor saçımdan… Yan masamda bitkin bir kadın oturuyor. Ellerindeki şeytantırnaklarını dişiyle koparmaya çalışıyor. Gözlerini masasındaki diğer kadına dikmiş “hadi söyle! O da beni seviyor değil mi?” Dercesine sıkboğaz ediyor. Bir kahve fincanında kara talih nasıl aklanır ondan öğreniyorum.  Bana da yalanlar söyle birkaç saatliğine avunayım istiyorum... Kara geleceği aklayan kadının kahvesinden istiyorum… Garson umursamaz bir tavırla şekerli mi sade mi diye soruyor. Hayatımda orta yok zaten ortayı işin içine katmadığın iyi oldu diyorum… Gece gece bela mısın der gibi bakıyor. O da benden hoşlanmıyor…

İçinde A harfi olan birini görüyorum. Her şeyi karıştıran o. Seni kıskanıyor, hep aranızda. En yakınından aslında bakarsan kan bağınız var sanki. Bu çocuk sana dönmek istiyor ama arkadaş çevresinden etkileniyor. Olmaz diyorlar görünen o ki seni sevmiyorlar. Aranıza girmişler sizin, mutluymuşsunuz ama merak etme dönecek o sana… Bak dediydi dersin. Görüyor musun bak bembeyaz bir kuş çıkmış fincanın ucunda. Güzel haberler alacaksın çok yakında…

Ben hiç fincan uçlarına konan beyaz kuşlar görmedim. Birazda bana anlatsan. O beyaz kuşlar o zifiri demden nasıl çıkar? Hadi çıktı diyelim kara bir kalpten nasıl temiz ve güzel haberler vadedebiliyorsun. Hayır, fallarıyla umut avlayan kadın, sen hiçbir şey bilmiyorsun… Aynı anda kaç kalbe girmeye çalışılır bilmiyorsun. Sevgi avına çıkanlardan ve çekip gidenlerden de haberin yok. Senin de onlar gibi duyguların nasır tutmuş… Hissizlikten besleniyorsun… Çaresizliğini parayla savuşturmaya çalışanlara ücret karşılığı yalanlar söylüyorsun.

Garson kahveyi, masama kirli bir su birikintisi gibi bırakıyor. Islaklığımın sefil kokusu kahvenin kokusunu bastırıyor…  Ellerimin soğukluğuyla tüm sıcaklığını kaybediyor fincan… İki yudumda dibine geliyorum. Zehir zıkkım olsun dercesine acı olmuş. Kahvenin telvesi bana umut vadetmiyor. hiç kuş konmamış etrafına. Dipsiz bir karanlık görüyorum. Dibe çökmüş bir yalnızlık ve kırgınlık var. Üç vakte kadar zatürreden ölürsün ama o yine de seni sevmez diyor aptal fincan. Fincandan göremediğim hayrı tabakta bulmaya çalışıyorum. Midem bulanıyor… Tabağın orta yerinde kocaman bir A harfi var… Yan masadaki kadın falcıya ücretini uzatıyor. Ağzı kulaklarında… Beyaz güvercini beklemek için belki de evine gidiyor… Falcı masadan kalkarken aklamak için tek başıma mücadele verdiğim falımın tabağını görüyor. Aaa bak! A harfi çıkmış diyor tebessüm ederek. Sonra dibe çökmüş kırgınlığıma bakıyor fincanda, yüzünü buruşturuyor, yüzünün rengi değişiyor. Ama sen… Diyor. Dışarı çıkan kadını arıyor gözleri… Susuyoruz… Bir bardak su döküp bozuyoruz kaderi.  Uzun bir yol süzülüyor fincandan ucunda küçücük beyaz bir kuş beliriyor…

                                                                                  ***

~Sözde Yazar~

17.03.2017

HESAPSIZ...

Kaldırım taşlarına taşan bir mutlulukla yürüdüğüm yokuşun başında, Selam! Hoş geldin! Diyor biri... Ben ise; ey sevgisini tüm kalbimle hissettiğim kimse, yüreğime ne “hoş” geldin, diye tercüme ediyorum söylediklerini...

Hoşluklar boşluklara dönüşmeden evvelki ilk ve son görüşmemiz... Bacağı küskün bir iskemle kapıp, tak tuk sesleriyle gıcırtılar arası bir ritim tutturmuş masaya, oturmuş bulunuyoruz. Masa ile sandalyenin uyumuna eğreti kalıyoruz. Benim kalbimde anlamsız bir mutluluk onun yüzünde sevimli bir tebessüm... Ah o tebessüm... Sen diyorsun ki aslında, hayatın tüm kıymıkları bana batıyor, artık canımın acısına inat olsun diye bu yüzümün tebessümü...

Tebessümün öyle çok şey anlatıyor ki... Senden şiirler dökülüyor ince ince, öyle bir sesin, öyle meczup bir halin var ki seni duyan hikâyeler utanıyor kurgusundan, romanlar oturup senin hayatını dinlemek istiyor... İki çay söylüyoruz... Seninle benim aramda kocaman bir sır gibi olan iki güzel çay. Ve devam ediyorsun tebessümünden geriye kalanları teker teker anlatmaya... Masada kül tablası yok, cebimde sigarada yok... Oysa dilinden dökülen her cümleye bir sigara içip,  aldığım dumanı ise içli içli dışarıya savuşturasım var... Küllükte izmarite yer kalmayana kadar içesim var. İzmaritlerin başını tek tek ezip tüm kırgınlıkların canı cehenneme demek ve aslında hiç bırakmamak üzere seni sevmek var...

Gözünü gözüme dikmiş anlatıyorsun... Uzun uzun anlatıyorsun, dar vakte inat, köhne masanın gıcırtısına inat, topal bacağının tuttuğu ritimlere inat, elinin altında oynadığın, zor bela kazınmış "ne sevdik bee!" yazısına inat, uzun uzun anlatıyorsun. Cümlelerin hatırı kalır diye tüm kelime dağarcığını zorlaya zorlaya anlatıyorsun... Anladığıma inana inana döküyorsun içini... İçin öyle güzel ki...

Sıcaklık yakıyor... Demli çaylarımızı haram etmeye gelmiş bir güneş var tepemizde... Ellerini nereye koysan içine sinmiyor. Avuçlarının teri çaydan mı? Dünya kaç bardak çay eder? Sözlerin, anlattıkça biterse nasıl kalkarız buradan diye içlendiğim sohbetinin dilencisiyim ben. Ama bunu sana asla belli edemem... Demliklerle getirsinler çayı, içimin yangısı, güneşin sıcağı demeden bütün demli çayları içeceğim. Sözün bittiği yerde “daha çay var nereye” deyip o tabureye ve de devamı olmayan bir vaktin dakikalarına seni hapsedeceğim.

Gözlerin tertemiz. Sana bu kadar güzel bakmayı kimin öğrettiğini düşünüyorum hala… Söyleyemediğim cümleler kaldı senden sonraya. Sen daha çok anlat diye susturduğum birkaç cümle var cebimde… Onları alıp bir vakit kapına dayanmak isterdim. Bendeki günü dolan her cümleyi kapına bırakmak isterdim…

Ter içinde kalan ellerini sıcağın baskısından kurtaramıyorsun. Habire katlayıp durduğun peçetenin hayrı dokunmuyor bu derde. Aynı peçeteye oturduğundan beri eziyet ediyorsun. Ben cebimdeki cümlelerle sen ise elindeki peçeteyle cebelleşiyorsun… Korkuyorsun gelecekten, kırılmaktan, incinmekten… Haklısında… Bu dünya iyilere göre değil. Naifliğinden vuruyorlar seni, ötelemek, örselemek için var sanki geriye kalan herkes. Anlattığın bütün kötülere inat güzel yaşamak… O derin nefesin ardından diyecek hiçbir şey bırakmıyorsun kimseye. Bir derin ah’ın içerde ne geniş bir yeri var senden öğreniyorum. Son cümlenin nefesi tıkanıyor boğazımıza… Bir çırpıda eğilip masanın bacağına iliştiriyorsun elindeki peçeteyi… Gıcırtılar kesiliyor… Masayı tamam kılmanın memnuniyeti var yüzünde bende ise kocaman bir yarım kalmışlık hissi… Ben gidiyorum diyorsun bakmadan yüzüme… Daha çay bitmedi diyorum ardından kısık bir sesle…
                                                          
                                                                             ***

~Sözde Yazar~                                                      

12.02.2017

KÖŞEDEKİLER

Sırdaşlık, yandaşlık, dostluk, arkadaşlık, kardeşlik (…) birbirine karışmış. Nasıl becerdik bilemediğim bir soru daha koydum bir köşeye. Köşeler hep dolu. Kimse kimseyi istemez…

Kalpten kalbe giden tüm iletilerin yolunu kesmiş köşedekilerden biri. Bilmem kaç tane kelime vardı insanlığa dair, ilişkilere münhasır iç içe… Kaçı kaldı kaçının hakkı verildi bilinmez. Demem o ki; anlamsızlıkların, bozulmuş tanımlarla ilişiği varmış. Öğrenmek için geç kalınmış ve tadında bırakılmadığı için bu satırları yazmaya mecbur bırakılmış… Birkaç hata var bu satırlara sinen. Anlamı bozulmuş bir kelime yaratabilir miyim kendi ellerimle? Daha fazlası derken eksik bırakmak kendini, bir hikâyenin içinde, mümkün müdür?

Durduğu yerde güzel olanları, olduğu yerde bırakamamanın anlamsızlığına ne diyeceksin? Köşeler bu kadar doluyken bu kadar ısrarlı soruyu aynı köşelere kim istif edecek, taşanların cevabı nerede aranacak, görenlere ne diyeceğiz, soranlara bunlar benim gerçeklerim mi diyeceğim… İnsan cevaplarda mı yoksa sorularda mı saklı…

İnsandan insana giden tüm yolların köşeleri tutulmuş. Adı konulmuş, sınırları çizilmiş, kuralları yer etmiş. Yarınlarına göz dikilmiş… Fazlasına hadsizlik, azlığında tanımın kaybına yol açan her şey ama her şey sözsüz bir kitap gibi ezber edilmiş. Buna rağmen içi boşaltılmış tanımlar her şeyi almış götürmüş bizden. Kalıpları yanlış kırmışız ve tadı bozuk bir fındığa denk gelmiş gibi hepimizin yüzü buruşuk…

Bu tat artık bi zaman böyle gider…

***

~Sözde Yazar~

DÜŞÜRDÜM SENLİ DÜŞLERİMİ

“Bir satırdan ötekine geçerken düşürdüm senli düşlerimi” demiştim… Hikâyeler bitince hisleri devam eden, bazen de hisleri devam ederken hayattaki kurgusu biten hikâyelerle dolmuş her yer. Düşmemiş meğerse satırlar, öte satırlara bir çaput gibi bağlanıvermiş. Bazen paspas gibi olmuş bilmem kimin nasırlı ayakları altında… Nemlenmiş, rutubet kokmuş…

Satırlar düşmemiş, ben düşmüşüm çoğu zaman… O kadar heyecanlı devam etmişim ki yoluma, dizim mi kanamış, etim mi morarmış, kırık mı varmış bilemeden, diyemeden gitmişim de gitmişim. Kendi kendimi geçmişim… Bir satırdan ötekine geçerken düşürdüm mü senli düşlerimi bilememişim. Gerçekte ne olduğunu bilemeden yazdığım o cümleye esir düşmüşüm…

Gökyüzünün derin maviliğinde bir top oksijeni bütün bütün yutan çocukluk satırlarım ve şeytan uçurtmamdan bugüne dek değişmeyen şeyler olmuş hayatımda. Ne değişenlere kadeh kaldıracak kadar hoşnut ne de yansın geceler diyecek kadar manik depresif…

İpim daha uzun olsaydı, benim şeytan uçurtmam hiç takılı kalır mıydı elektrik tellerine… Daha büyük adımlar atabilseydim, gücüm yetseydi şayet bir uçurtmanın peşinden hem koşup hem de onu dizginlemeye, belki de öte diyarları görürdü… Ve anlatırdı bana başka satırların kalanlarını ve gidenlerini…

***

~S’özde Yazar~

13.01.2017

KADİM SANDIK

At dediler… Yer kaplıyormuş... Eskide kalmışmış böyle şeyler. Sandıkta çeyiz, çeyizde emek, emek içinde uykusuz geceler, uykusuz gecelerin içinde bin bir merak, bin bir hayal var idi… Onlarda her şey gibi usulca terk ederken, buldum içimdeki çocukluk hislerimi. Neler hatırlattı neler, bir sandığın içindekiler... Naftaline boğulmuş, aslında pek de kimselerin sevmediği o koku tuttu yine hatıralarımın elinden. Gel dedi; sen pek severdin o kokuyu. Annenin sandığı naftalin kokar idi. Açıldığı zaman ne merak ederdin içinde ne var diye… Köşede bir tutam sapsarı körpecik saç sarılı dururdu, bezlerin, poşetlerin içinde. İlk kesilen saçını anacın kıyamamış atmaya. Ne kadar sarı olduğuna her seferinde hayretle baktığım sarı saçlar… Küçük suratlı, koca gözlü çocukluğumun merak dolu sandığı, hayaller ve hatıralar biriktirilen kocaman bir define…

Her açıldığında başına üşüştüğüm ve merakla aynı şeyleri ilk defa görürmüşçesine, evirip çevirip aynı sorularla sorduğum, o çeyiz sandığı… Havalandırıp havalandırıp kat izlerinden geri katlayıp yerine yerleştirilen dantelli takımlar. Dedemden kalma bir gözlük ve siyah beyaz çekilmiş birkaç karenin ölümsüz hali… Dayıma ne çok benziyormuşum o sandıktan öğrendim. Kat izlerini sevdiğim, ara sıra sandık lekesi oldu diye hayıflandığım(ız) kimine göre ıvır zıvır bana göre bütün hatıraların toplamı olan o sandık, değerliydi işte… Şimdi biri dese ki at o sandığı… Denmez ki…

Boyumuz sandıkları geçince, bir sandıkta senin hayatına ilişince, içindekiler senin sandığının içine pay edilince, işte çocukluğunda geliyor seninle…  İnsan kendi sandığını da aynı merakla karıştırır mı hem de içindekileri bile bile… Ahşap sandıkların yarı dantelli havluları arasında geçen çocukluk, onlarca el örgüsü patik ile ömrünün yetmeyeceği kadar çok işlemeli tülbent…  Pay ettikçe gelecek nesillere, azalmak yerine çoğalan hatıralar… Güzeldi işte…


 Ama en çok annemin çeyiz sandığı güzel…


~S'özde Yazar~