16.04.2017

Çocuklarınızın Sağlıklı Gelişimine Tam Destek Çocuk Devam Sütü’nde!

Neden Çocuk Devam Sütü?

Çocuklar, büyüme ve gelişimlerinin büyük bölümünü 1-4 yaşları arasında tamamlarlar. Yiyeceği yemekler konusunda çok seçici olabileceği bu yaşlarda çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel gelişimi için zengin ve doğal içerikli gıdalarla beslenmesi gerekir. Güçlü bir bağışıklık sistemi de bu fiziksel ve zihinsel gelişimi taşıyan vücudu mikroplara karşı koruyarak, büyümede çok önemli bir görev üstlenmektedir.



Neden Pınar Çocuk Devam Sütü?

Çocuklar, fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra bağışıklık sistemlerini güçlendirecek besin ihtiyaçlarının önemli bir kısmını sütten alabilir. Çocuğunuzun fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişiminin ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi için ona süt içirebilirsiniz.

1 yaşından büyük çocuklarınızın fiziksel ve zihinsel sağlıklı gelişimini ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini desteklemek için, saf süte prebiyotik lifler, vitamin ve mineraller ilave edilerek geliştirilen Pınar Çocuk Devam Sütünü güvenle içirebilirsiniz. Pınar Çocuk Devam Sütleri B12, Çinko ve Kalsiyum kaynağıdır.

Altı aydan büyük bebeklerinize ise onların 6-12 aylık dönemlerinde ihtiyaçları olan vitaminlerive mineralleri karşılayacak şekilde geliştirilmiş Pınar İlk Adım Devam Sütü’nü verebilirsiniz.




Bir boomads advertorial içeriğidir.

19.03.2017

ÜÇ VAKTE KADAR YALNIZLIK

Sağanak bir yağmurun rahmetinden kaçarcasına kaçıyorum yalnızlığımdan…

Sığınacak bir saçak altı arıyorum ama her yer kapalı. Herkes bir vebalı gibi kaçmış olabilir mi benden… Bu kadar çabuk nasıl öğrendiler gittiğini ve nasıl fark ettiler yokluğunun bendeki elemini…  Son ışık huzmesine doğru yol alıyorum yağmur bırakmıyor peşimi, dualarıma ön ayak da olmuyor ne yazık ki… Onun derdi beni daha çok perişan etmek. Kaybettin sen diyor tüm ıslaklığıyla. Haklı… Ben kaybettim seni…  Şimdi hangi güzel gün seni bana geri getirebilir ki…

Yolun sonunda ıslaklığıma son verecek kapıyı buluyorum,  bulduğum ilk boş masaya hiç kalkmayacakmışçasına yerleşiyorum. Temiz bir dayağa ihtiyacım var. Hazır bu kadar ıslanmışken dövsün biri beni. İçim acıyor… Kalbimin yerini unutacak kadar biri dövmeli beni…

Masanın örtüsüyle oynuyorum ya da belki örtü benimle oynuyordur. O bile benimle alay ediyordur. Ne kirli bir masa örtüsü bu! Tıpkı ona benziyor… Sular damlıyor saçımdan… Yan masamda bitkin bir kadın oturuyor. Ellerindeki şeytantırnaklarını dişiyle koparmaya çalışıyor. Gözlerini masasındaki diğer kadına dikmiş “hadi söyle! O da beni seviyor değil mi?” Dercesine sıkboğaz ediyor. Bir kahve fincanında kara talih nasıl aklanır ondan öğreniyorum.  Bana da yalanlar söyle birkaç saatliğine avunayım istiyorum... Kara geleceği aklayan kadının kahvesinden istiyorum… Garson umursamaz bir tavırla şekerli mi sade mi diye soruyor. Hayatımda orta yok zaten ortayı işin içine katmadığın iyi oldu diyorum… Gece gece bela mısın der gibi bakıyor. O da benden hoşlanmıyor…

İçinde A harfi olan birini görüyorum. Her şeyi karıştıran o. Seni kıskanıyor, hep aranızda. En yakınından aslında bakarsan kan bağınız var sanki. Bu çocuk sana dönmek istiyor ama arkadaş çevresinden etkileniyor. Olmaz diyorlar görünen o ki seni sevmiyorlar. Aranıza girmişler sizin, mutluymuşsunuz ama merak etme dönecek o sana… Bak dediydi dersin. Görüyor musun bak bembeyaz bir kuş çıkmış fincanın ucunda. Güzel haberler alacaksın çok yakında…

Ben hiç fincan uçlarına konan beyaz kuşlar görmedim. Birazda bana anlatsan. O beyaz kuşlar o zifiri demden nasıl çıkar? Hadi çıktı diyelim kara bir kalpten nasıl temiz ve güzel haberler vadedebiliyorsun. Hayır, fallarıyla umut avlayan kadın, sen hiçbir şey bilmiyorsun… Aynı anda kaç kalbe girmeye çalışılır bilmiyorsun. Sevgi avına çıkanlardan ve çekip gidenlerden de haberin yok. Senin de onlar gibi duyguların nasır tutmuş… Hissizlikten besleniyorsun… Çaresizliğini parayla savuşturmaya çalışanlara ücret karşılığı yalanlar söylüyorsun.

Garson kahveyi, masama kirli bir su birikintisi gibi bırakıyor. Islaklığımın sefil kokusu kahvenin kokusunu bastırıyor…  Ellerimin soğukluğuyla tüm sıcaklığını kaybediyor fincan… İki yudumda dibine geliyorum. Zehir zıkkım olsun dercesine acı olmuş. Kahvenin telvesi bana umut vadetmiyor. hiç kuş konmamış etrafına. Dipsiz bir karanlık görüyorum. Dibe çökmüş bir yalnızlık ve kırgınlık var. Üç vakte kadar zatürreden ölürsün ama o yine de seni sevmez diyor aptal fincan. Fincandan göremediğim hayrı tabakta bulmaya çalışıyorum. Midem bulanıyor… Tabağın orta yerinde kocaman bir A harfi var… Yan masadaki kadın falcıya ücretini uzatıyor. Ağzı kulaklarında… Beyaz güvercini beklemek için belki de evine gidiyor… Falcı masadan kalkarken aklamak için tek başıma mücadele verdiğim falımın tabağını görüyor. Aaa bak! A harfi çıkmış diyor tebessüm ederek. Sonra dibe çökmüş kırgınlığıma bakıyor fincanda, yüzünü buruşturuyor, yüzünün rengi değişiyor. Ama sen… Diyor. Dışarı çıkan kadını arıyor gözleri… Susuyoruz… Bir bardak su döküp bozuyoruz kaderi.  Uzun bir yol süzülüyor fincandan ucunda küçücük beyaz bir kuş beliriyor…

                                                                                  ***

~Sözde Yazar~

17.03.2017

HESAPSIZ...

Kaldırım taşlarına taşan bir mutlulukla yürüdüğüm yokuşun başında, Selam! Hoş geldin! Diyor biri... Ben ise; ey sevgisini tüm kalbimle hissettiğim kimse, yüreğime ne “hoş” geldin, diye tercüme ediyorum söylediklerini...

Hoşluklar boşluklara dönüşmeden evvelki ilk ve son görüşmemiz... Bacağı küskün bir iskemle kapıp, tak tuk sesleriyle gıcırtılar arası bir ritim tutturmuş masaya, oturmuş bulunuyoruz. Masa ile sandalyenin uyumuna eğreti kalıyoruz. Benim kalbimde anlamsız bir mutluluk onun yüzünde sevimli bir tebessüm... Ah o tebessüm... Sen diyorsun ki aslında, hayatın tüm kıymıkları bana batıyor, artık canımın acısına inat olsun diye bu yüzümün tebessümü...

Tebessümün öyle çok şey anlatıyor ki... Senden şiirler dökülüyor ince ince, öyle bir sesin, öyle meczup bir halin var ki seni duyan hikâyeler utanıyor kurgusundan, romanlar oturup senin hayatını dinlemek istiyor... İki çay söylüyoruz... Seninle benim aramda kocaman bir sır gibi olan iki güzel çay. Ve devam ediyorsun tebessümünden geriye kalanları teker teker anlatmaya... Masada kül tablası yok, cebimde sigarada yok... Oysa dilinden dökülen her cümleye bir sigara içip,  aldığım dumanı ise içli içli dışarıya savuşturasım var... Küllükte izmarite yer kalmayana kadar içesim var. İzmaritlerin başını tek tek ezip tüm kırgınlıkların canı cehenneme demek ve aslında hiç bırakmamak üzere seni sevmek var...

Gözünü gözüme dikmiş anlatıyorsun... Uzun uzun anlatıyorsun, dar vakte inat, köhne masanın gıcırtısına inat, topal bacağının tuttuğu ritimlere inat, elinin altında oynadığın, zor bela kazınmış "ne sevdik bee!" yazısına inat, uzun uzun anlatıyorsun. Cümlelerin hatırı kalır diye tüm kelime dağarcığını zorlaya zorlaya anlatıyorsun... Anladığıma inana inana döküyorsun içini... İçin öyle güzel ki...

Sıcaklık yakıyor... Demli çaylarımızı haram etmeye gelmiş bir güneş var tepemizde... Ellerini nereye koysan içine sinmiyor. Avuçlarının teri çaydan mı? Dünya kaç bardak çay eder? Sözlerin, anlattıkça biterse nasıl kalkarız buradan diye içlendiğim sohbetinin dilencisiyim ben. Ama bunu sana asla belli edemem... Demliklerle getirsinler çayı, içimin yangısı, güneşin sıcağı demeden bütün demli çayları içeceğim. Sözün bittiği yerde “daha çay var nereye” deyip o tabureye ve de devamı olmayan bir vaktin dakikalarına seni hapsedeceğim.

Gözlerin tertemiz. Sana bu kadar güzel bakmayı kimin öğrettiğini düşünüyorum hala… Söyleyemediğim cümleler kaldı senden sonraya. Sen daha çok anlat diye susturduğum birkaç cümle var cebimde… Onları alıp bir vakit kapına dayanmak isterdim. Bendeki günü dolan her cümleyi kapına bırakmak isterdim…

Ter içinde kalan ellerini sıcağın baskısından kurtaramıyorsun. Habire katlayıp durduğun peçetenin hayrı dokunmuyor bu derde. Aynı peçeteye oturduğundan beri eziyet ediyorsun. Ben cebimdeki cümlelerle sen ise elindeki peçeteyle cebelleşiyorsun… Korkuyorsun gelecekten, kırılmaktan, incinmekten… Haklısında… Bu dünya iyilere göre değil. Naifliğinden vuruyorlar seni, ötelemek, örselemek için var sanki geriye kalan herkes. Anlattığın bütün kötülere inat güzel yaşamak… O derin nefesin ardından diyecek hiçbir şey bırakmıyorsun kimseye. Bir derin ah’ın içerde ne geniş bir yeri var senden öğreniyorum. Son cümlenin nefesi tıkanıyor boğazımıza… Bir çırpıda eğilip masanın bacağına iliştiriyorsun elindeki peçeteyi… Gıcırtılar kesiliyor… Masayı tamam kılmanın memnuniyeti var yüzünde bende ise kocaman bir yarım kalmışlık hissi… Ben gidiyorum diyorsun bakmadan yüzüme… Daha çay bitmedi diyorum ardından kısık bir sesle…
                                                          
                                                                             ***

~Sözde Yazar~                                                      

12.02.2017

KÖŞEDEKİLER

Sırdaşlık, yandaşlık, dostluk, arkadaşlık, kardeşlik (…) birbirine karışmış. Nasıl becerdik bilemediğim bir soru daha koydum bir köşeye. Köşeler hep dolu. Kimse kimseyi istemez…

Kalpten kalbe giden tüm iletilerin yolunu kesmiş köşedekilerden biri. Bilmem kaç tane kelime vardı insanlığa dair, ilişkilere münhasır iç içe… Kaçı kaldı kaçının hakkı verildi bilinmez. Demem o ki; anlamsızlıkların, bozulmuş tanımlarla ilişiği varmış. Öğrenmek için geç kalınmış ve tadında bırakılmadığı için bu satırları yazmaya mecbur bırakılmış… Birkaç hata var bu satırlara sinen. Anlamı bozulmuş bir kelime yaratabilir miyim kendi ellerimle? Daha fazlası derken eksik bırakmak kendini, bir hikâyenin içinde, mümkün müdür?

Durduğu yerde güzel olanları, olduğu yerde bırakamamanın anlamsızlığına ne diyeceksin? Köşeler bu kadar doluyken bu kadar ısrarlı soruyu aynı köşelere kim istif edecek, taşanların cevabı nerede aranacak, görenlere ne diyeceğiz, soranlara bunlar benim gerçeklerim mi diyeceğim… İnsan cevaplarda mı yoksa sorularda mı saklı…

İnsandan insana giden tüm yolların köşeleri tutulmuş. Adı konulmuş, sınırları çizilmiş, kuralları yer etmiş. Yarınlarına göz dikilmiş… Fazlasına hadsizlik, azlığında tanımın kaybına yol açan her şey ama her şey sözsüz bir kitap gibi ezber edilmiş. Buna rağmen içi boşaltılmış tanımlar her şeyi almış götürmüş bizden. Kalıpları yanlış kırmışız ve tadı bozuk bir fındığa denk gelmiş gibi hepimizin yüzü buruşuk…

Bu tat artık bi zaman böyle gider…

***

~Sözde Yazar~

DÜŞÜRDÜM SENLİ DÜŞLERİMİ

“Bir satırdan ötekine geçerken düşürdüm senli düşlerimi” demiştim… Hikâyeler bitince hisleri devam eden, bazen de hisleri devam ederken hayattaki kurgusu biten hikâyelerle dolmuş her yer. Düşmemiş meğerse satırlar, öte satırlara bir çaput gibi bağlanıvermiş. Bazen paspas gibi olmuş bilmem kimin nasırlı ayakları altında… Nemlenmiş, rutubet kokmuş…

Satırlar düşmemiş, ben düşmüşüm çoğu zaman… O kadar heyecanlı devam etmişim ki yoluma, dizim mi kanamış, etim mi morarmış, kırık mı varmış bilemeden, diyemeden gitmişim de gitmişim. Kendi kendimi geçmişim… Bir satırdan ötekine geçerken düşürdüm mü senli düşlerimi bilememişim. Gerçekte ne olduğunu bilemeden yazdığım o cümleye esir düşmüşüm…

Gökyüzünün derin maviliğinde bir top oksijeni bütün bütün yutan çocukluk satırlarım ve şeytan uçurtmamdan bugüne dek değişmeyen şeyler olmuş hayatımda. Ne değişenlere kadeh kaldıracak kadar hoşnut ne de yansın geceler diyecek kadar manik depresif…

İpim daha uzun olsaydı, benim şeytan uçurtmam hiç takılı kalır mıydı elektrik tellerine… Daha büyük adımlar atabilseydim, gücüm yetseydi şayet bir uçurtmanın peşinden hem koşup hem de onu dizginlemeye, belki de öte diyarları görürdü… Ve anlatırdı bana başka satırların kalanlarını ve gidenlerini…

***

~S’özde Yazar~

13.01.2017

KADİM SANDIK

At dediler… Yer kaplıyormuş... Eskide kalmışmış böyle şeyler. Sandıkta çeyiz, çeyizde emek, emek içinde uykusuz geceler, uykusuz gecelerin içinde bin bir merak, bin bir hayal var idi… Onlarda her şey gibi usulca terk ederken, buldum içimdeki çocukluk hislerimi. Neler hatırlattı neler, bir sandığın içindekiler... Naftaline boğulmuş, aslında pek de kimselerin sevmediği o koku tuttu yine hatıralarımın elinden. Gel dedi; sen pek severdin o kokuyu. Annenin sandığı naftalin kokar idi. Açıldığı zaman ne merak ederdin içinde ne var diye… Köşede bir tutam sapsarı körpecik saç sarılı dururdu, bezlerin, poşetlerin içinde. İlk kesilen saçını anacın kıyamamış atmaya. Ne kadar sarı olduğuna her seferinde hayretle baktığım sarı saçlar… Küçük suratlı, koca gözlü çocukluğumun merak dolu sandığı, hayaller ve hatıralar biriktirilen kocaman bir define…

Her açıldığında başına üşüştüğüm ve merakla aynı şeyleri ilk defa görürmüşçesine, evirip çevirip aynı sorularla sorduğum, o çeyiz sandığı… Havalandırıp havalandırıp kat izlerinden geri katlayıp yerine yerleştirilen dantelli takımlar. Dedemden kalma bir gözlük ve siyah beyaz çekilmiş birkaç karenin ölümsüz hali… Dayıma ne çok benziyormuşum o sandıktan öğrendim. Kat izlerini sevdiğim, ara sıra sandık lekesi oldu diye hayıflandığım(ız) kimine göre ıvır zıvır bana göre bütün hatıraların toplamı olan o sandık, değerliydi işte… Şimdi biri dese ki at o sandığı… Denmez ki…

Boyumuz sandıkları geçince, bir sandıkta senin hayatına ilişince, içindekiler senin sandığının içine pay edilince, işte çocukluğunda geliyor seninle…  İnsan kendi sandığını da aynı merakla karıştırır mı hem de içindekileri bile bile… Ahşap sandıkların yarı dantelli havluları arasında geçen çocukluk, onlarca el örgüsü patik ile ömrünün yetmeyeceği kadar çok işlemeli tülbent…  Pay ettikçe gelecek nesillere, azalmak yerine çoğalan hatıralar… Güzeldi işte…


 Ama en çok annemin çeyiz sandığı güzel…


~S'özde Yazar~