17.03.2017

HESAPSIZ...

Kaldırım taşlarına taşan bir mutlulukla yürüdüğüm yokuşun başında, Selam! Hoş geldin! Diyor biri... Ben ise; ey sevgisini tüm kalbimle hissettiğim kimse, yüreğime ne “hoş” geldin, diye tercüme ediyorum söylediklerini...

Hoşluklar boşluklara dönüşmeden evvelki ilk ve son görüşmemiz... Bacağı küskün bir iskemle kapıp, tak tuk sesleriyle gıcırtılar arası bir ritim tutturmuş masaya, oturmuş bulunuyoruz. Masa ile sandalyenin uyumuna eğreti kalıyoruz. Benim kalbimde anlamsız bir mutluluk onun yüzünde sevimli bir tebessüm... Ah o tebessüm... Sen diyorsun ki aslında, hayatın tüm kıymıkları bana batıyor, artık canımın acısına inat olsun diye bu yüzümün tebessümü...

Tebessümün öyle çok şey anlatıyor ki... Senden şiirler dökülüyor ince ince, öyle bir sesin, öyle meczup bir halin var ki seni duyan hikâyeler utanıyor kurgusundan, romanlar oturup senin hayatını dinlemek istiyor... İki çay söylüyoruz... Seninle benim aramda kocaman bir sır gibi olan iki güzel çay. Ve devam ediyorsun tebessümünden geriye kalanları teker teker anlatmaya... Masada kül tablası yok, cebimde sigarada yok... Oysa dilinden dökülen her cümleye bir sigara içip,  aldığım dumanı ise içli içli dışarıya savuşturasım var... Küllükte izmarite yer kalmayana kadar içesim var. İzmaritlerin başını tek tek ezip tüm kırgınlıkların canı cehenneme demek ve aslında hiç bırakmamak üzere seni sevmek var...

Gözünü gözüme dikmiş anlatıyorsun... Uzun uzun anlatıyorsun, dar vakte inat, köhne masanın gıcırtısına inat, topal bacağının tuttuğu ritimlere inat, elinin altında oynadığın, zor bela kazınmış "ne sevdik bee!" yazısına inat, uzun uzun anlatıyorsun. Cümlelerin hatırı kalır diye tüm kelime dağarcığını zorlaya zorlaya anlatıyorsun... Anladığıma inana inana döküyorsun içini... İçin öyle güzel ki...

Sıcaklık yakıyor... Demli çaylarımızı haram etmeye gelmiş bir güneş var tepemizde... Ellerini nereye koysan içine sinmiyor. Avuçlarının teri çaydan mı? Dünya kaç bardak çay eder? Sözlerin, anlattıkça biterse nasıl kalkarız buradan diye içlendiğim sohbetinin dilencisiyim ben. Ama bunu sana asla belli edemem... Demliklerle getirsinler çayı, içimin yangısı, güneşin sıcağı demeden bütün demli çayları içeceğim. Sözün bittiği yerde “daha çay var nereye” deyip o tabureye ve de devamı olmayan bir vaktin dakikalarına seni hapsedeceğim.

Gözlerin tertemiz. Sana bu kadar güzel bakmayı kimin öğrettiğini düşünüyorum hala… Söyleyemediğim cümleler kaldı senden sonraya. Sen daha çok anlat diye susturduğum birkaç cümle var cebimde… Onları alıp bir vakit kapına dayanmak isterdim. Bendeki günü dolan her cümleyi kapına bırakmak isterdim…

Ter içinde kalan ellerini sıcağın baskısından kurtaramıyorsun. Habire katlayıp durduğun peçetenin hayrı dokunmuyor bu derde. Aynı peçeteye oturduğundan beri eziyet ediyorsun. Ben cebimdeki cümlelerle sen ise elindeki peçeteyle cebelleşiyorsun… Korkuyorsun gelecekten, kırılmaktan, incinmekten… Haklısında… Bu dünya iyilere göre değil. Naifliğinden vuruyorlar seni, ötelemek, örselemek için var sanki geriye kalan herkes. Anlattığın bütün kötülere inat güzel yaşamak… O derin nefesin ardından diyecek hiçbir şey bırakmıyorsun kimseye. Bir derin ah’ın içerde ne geniş bir yeri var senden öğreniyorum. Son cümlenin nefesi tıkanıyor boğazımıza… Bir çırpıda eğilip masanın bacağına iliştiriyorsun elindeki peçeteyi… Gıcırtılar kesiliyor… Masayı tamam kılmanın memnuniyeti var yüzünde bende ise kocaman bir yarım kalmışlık hissi… Ben gidiyorum diyorsun bakmadan yüzüme… Daha çay bitmedi diyorum ardından kısık bir sesle…
                                                          
                                                                             ***

~Sözde Yazar~                                                      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Paylaşmak Güzeldir ;)